Türkiye Avrupa Konseyinde sınava giriyor – Alpay Durduran

Türkiye’nin yolu dünyadan uzaklaşma yoluna dönüşüyor. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi bizim meclisinde temsilci gönderdiği tüm Avrupalı sayılan devletlerin üye olduğu Avrupa Konseyi’nin meclisidir. Türkiye AB üyelik yoluna girmeden önce AK’ye üye olmuş ve askeri darbeler zamanında AKPM’ne katılmasına izin verilmemiş duruma düşmüştü. O zaman bu çok önemli sayılmış ve hemen seçime gidileceği ve tekrar demokratik bir meclise kavuşulacağı iddia edilerek o yönde hareket edilmişti. Onun için çok önemli sayıldığı görülmüştü.

Şimdi ise daha anayasasını değiştirmeden demokratik devlet olmaktan çıktı mı diye incelemeye alındı ve toplantıya çağrıldı. Ancak anayasa görüşmeleri var diye katılamayacağını duyurdu. En büyük olay en sessiz şekilde geçiştiriliyor ve yankısı çok az.

Daha önce AKPA inceleme heyeti gelmiş ve hükümetin olanak sağlamasından memnunluk belirtmişti. Basının umursamadığı bu ziyaretten sonra toplantıya çağrılmasının bu kadar sessiz karşılanmış olması bu ziyaretin çok az dikkat çekmesi nedeniyle olmalı. Çünkü askeri darbe dönemlerinde bile AKPA ile ilgili haberler büyük yankı yapardı. Şimdi az yankı bulması artık Türkiye’de üst akıl, taşeron eliyle Türkiye’ye saldırı gibi yabancı düşmanlığının körüklenmesi amaçlı demeçler bekledikleri sonucu getirmiş ve artık uygar dünya dedikleri tarafla ilgiyi söndürmüş oldular.

Yeni dönemin sözü geçenleri artık avam takımı veya okumamış kesim haline gelmişse onlarda zaten bir batı karşıtlığı vardı. Ne çektikse okumuşlardan çektik diye diye halkı artık cehalete teslim ettiler. Avrupa Konseyinden atılma demek artık Avrupa ülkesi sayılmamak demektir. Onun için kimseye de Avrupalı tek Müslüman ülke veya en büyük Müslüman ülke tafrası da atamayacaklar.

AB rüyası artık gömülür. AKPA’da atılana kimse rağbet etmez. AB üyelik süreci diye bir şey yalnızca AB çıkarına ve üyelik içi sürekli isteklerde bulunup sözde iyi ilişkileri koruma durumuyla sınırlı kalır. AKP iktidarı da sözde AB yolunda haksızlığa maruz kalmış numarasıyla algı yaratır.

Bunlar nasıl olabiliyor diye sorarsanız yanıt açıktır. Türkiye’de genelde insanlar kendilerinin hukukunu bilmedikleri gibi eğitim sistemi de parça parça eğitim yapar ve parçaları birleştirmez. Örneğin anayasa mahkemesi dahi anayasanın da üstünde uygar dünyanın kabul ettiği temel hukuk ilkeleri olduğunu ve anayasaya uygunluk ararken onlara bağlı kararlar alınması gerektiğini yani onların anayasanın üstünde olduğunu birkaç kararında belirtmiş ve kendisi kararlarında bunu yapmıştır ama hukukçular bile anayasanın üstünde kural olamaz diyerek düşünmeğe devam etmişlerdir. Ama Türkiye de diğer devletler de kendi kararlarıyla BM şartına imza atmışlar, yani o sözleşmeye göre üyelik kazandıkları anda anayasanın da üstünde bir sürü koşula kendilerini bağlamışlardır.

BM şartı veya anayasası ile kurulduğu günden beri giderek artan sayıda uluslararası sözleşmeler yaptıran BM yüzünden İLO sözleşmeleri, deniz hukuku, havacılık, açık semalar gibi çok sayıda imzacı devletleri bağlayan sözleşmeler ortaya çıkmıştır. Bunlar da bizim anayasamıza göre anayasanın üstünde bağlayıcı hukuk kuralları olmuşlardır.

Kıbrıs’ın kuruluş anlaşmalarının BM nezdinde kaydının yapılması da anlaşmada vardı. Ona göre de anlaşmalar anayasamızın dokunamayacağı bir hukuk olmuştur.

En önemlisi her zaman temel insan hak ve özgürlükleri ile ilgili olanlar ve onlarla ilgili uluslararası yargıdır. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve laiklik de bunlar arasındadır. Ancak devlet arasında uluslararası hukuk diye bir şey olmadığını iddia edenler bile vardır. İmzalarının beş kuruşluk değeri bile olmayanlar da vardır. Yalancılık ve inkâr da vardır.

Amma çağdaş devletlerden örneğin Almanya’da Alman hukukunun temelleri diye elimde olan bir kitaptan öğrendiğim gibi hukuk BM şartı ile başlar, Avrupa Konseyi, AB ile devam eder de sonra Alman anayasasına sıra gelir. İLO sözleşmeleri de aradadır. BM ajansları veya diğer kurumlarının Almanya tarafından kabul edilip yürürlüğe konulan sözleşmeler dağ gibidir.

Ulusal egemenlik uyarınca bu kararlara onay veren bir ülke bunlara uymağa ve değişiklik isterse bunların kurallarına göre değiştirdikten sonra başka şeylere kalkışmaya razı olmuştur.

Geri ülkelerin genel karakteri olan kurnazlık onlara el altından iş çevirme açıkgözlüğü verir ama ileri ülkeler aptal değildir. Onlarla bu huylarını bilerek iş görürler ve sonunda onlar kazanırlar.

Türkiye Avrupa Konseyi üyesidir ama yükümlülüklerini işine geldiği kadar ve işine geldiği gibi yerine getirir. Örneğin AK demokratik meclis nasıl olur kararına göre Türkiye meclisi demokratik meclis sayılamaz. Örneğin bir maddesine göre mecliste gizli servisleri sorgulamam ve izleme komitesi olmalı ve muhalif milletvekilleri e o komitede yer almalı ve sorgulayabilmelidirler. Hâlbuki FETO darbesinden sonra MİT başkanı davet edildi ama meclise gelip ifade vermedi. Ancak o zaman ana muhalefet başkanı hani o komite neden hala kurulmadı diye sorguladı. Demecinde bu kadar zamandır İçtüzükte de kurulması gerekli diye madde olduğu halde komite kurulmamasına neden şimdiye kadar ses çıkarmadığını anlatmamış sonra da unutup gitmiştir.

Basını izleyin Türkiye’nin Batı ile ilişkilerine en büyük darbeyi vuracak olan AKPA’dan çıkarılmasını önemle haber yapan kaç tane vardır!

Türkiye gibi dev bir ülkede kaç bin hukukçu, siyaset bilimci, sosyolog ve yönetim bilimci var, ne kadar ulusal egemenlik, hukukun üstünlüğü ve uluslararası hukuk ve ilişkilerle uğraşan var değil mi, bunlara değer verip barış, ekonomik işbirliği, stratejik bağlaşmalar ve dünya finansal örgütlerinde dayanışma için değerlendirmeyi önerir? Muhalefet var, hem de en şiddetlisinden ama en ağır sözler sarf edilirken aydınlatıcı malzeme sıfıra yakındır.

O nedenle çağdaş devletler ona göre davranırlar ve “ne kadar vereceği varsa o kadar sorumluluk” taşırlar deyip Türkiye ile ilişkilerini düzenlerler. Yani Türkiye büyük fırsatlardan yararlanamaz. Bir sözlü yazılı anlaşma ancak onun uyacağına güvenebildikleri oranda ve süre için yapılır.

Örnek mi? AB ile gümrük birliği anlaşmasında her üyenin olduğu gibi ona da üyelerin hepsine gümrük birliğinin kurallarını uygulayacaksın maddesi konulmuş ve doğal olarak konulmasına da gerek olmadığı halde konulmuştu. Ancak Türkiye ondan sonra Kıbrıs’a uygulamayacağım diyeceğini bildikleri için koydukları bu maddenin uygulanması için sürekli kapısı çalmayı tercih etmiştir.

Türkiye diplomasisi istediği kadar AB’yi aldattık desin üye adayı yaparsak AB üyeliğine layık hale gelmesi için sürekli etkileme fırsatı elde etmek için AB göz yummuştur.

Hukukun üstünlüğü bir halkın AB veya başkası hatırına değil kendisi için elde etmeye çalışacağı bir niteliktir. Hukuk insanı özgürleştirir kuralı kölelikle savaşımın sonunda kendini kanıtlamış bir kuraldır. Onun için artık hukuk deyip BM şartından yönetmeliğe hukukun egemenliğini sağlamamız gerektiğini anlamalıyız.

Şimdi Türkiye gerilere doğru sürükleniyor. Kıbrıs ise tümden AK ve AB ülkesidir. O geriledikçe biz ortada kalıyoruz. Geleceğimiz daha belirsiz oluyor.

Basında çıkan yorumlarda kafa karışıklığına işaret var – Alpay Durduran

Basının yorumları güncel konularda olur ve değerlendirme gerçeklere kısmen işaret eder. Kıbrıs sorununda dünya politikalarına ilişki üzerinde durulması çok olmaz. Ne zaman ki durumda açıklanamayacak hususlar önem kazanır o zaman dokunulur. Bu doğaldır çünkü konular çok boyutludur ve Suriye’deki durum gibi çok karmaşıktır ki müttefiklerin birbirlerinin yaptığı destek değil köstek olmaktadır.

Konu gündem Kıbrıs sorunu idi. İçteki ilgililer kendi kişisel düşünceleri doğrultusunda ve konu edenlere göre kişisel çıkarları için konuşmakta ve halkın genel çıkarlarını savunmamakta veya umursamamaktadırlar. Değerlendirmenin doğruluğu kuşkulu ama arada Kıbrıs’taki sorunun kaynağını işaret ettiklerinde bazıları her konuya yabancı parmağı ile açıklık getirmeye çalışmaktadır.

Yalnız yabancı kaynağı işaret edenlerin bir kısmı her taşın altında yabancı parmağı ararlar. Onlara görüş anlatmak olanaksızdır ve her işe karışan devlet ve bazı kuruluşların etkinliğini neden saptamakla çare üretmek ve özellikle içerde yapılan hataları saptamak olanaksızlaşmaktadır.

Örnek olsun diye Venedik Komisyonu diye bilinen hukuk yoluyla demokrasi için Avrupa(lı) Komisyonu’nun Türkiye’deki darbenin sonunda yasa gücündeki kararnamelerle yolundan sapan demokrasi hukuk devletinin aldığı yeni şekli değerlendirmesini alalım. Türkiye ve Kıbrıs’ın iki kanadı da AB üyesi olduğuna göre demokratik hukuk devleti olmak iddiasındadır. Kıbrıs’ın bir kanadı olan Kuzey parçası çalışmalara fazla katılamaz ve kararları kabul edermiş gibi davranır ama kararlara katılmadığı için sorumluluğu yoktur sayarsak da kendisi uymakla yükümlüğü dolaysıyla o derecede sorumludur.

Yani o dünyanın parçası olanlar Irak’ta, Suriye’de, Afganistan’da ve Pakistan’da olanlarla ilgilidir ve sorumluluk taşır. Buna bakmadan anti emperyalist cephede imiş gibi konuşmaya hiçbirinin hakkı yoktur. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin İsrail Filistin savaşından sorumluluk almaması nasıl kabul edilmezse kendi ayrı varlığımız varmış gibi davrandığımız ayrı devletimizde AB üyesinin parçası olmayı onayladığımız kadar sorumluluk almalıyız. Çünkü o dünyadan kopmayı değil daha çok ilişki kurmayı istediğimiz apaçıktır.

Bunu anlamadan bir bağı olmayan ülkenin bir yurttaşı veya yönetime muhalif bir partinin veya gurubun ilgilisi gibi konuşmak yanlıştır. Çelişki içine gireriz.

Çelişik tutum asla olmaz değildir ama çelişmeyi açıklayan bir düşünce alt yapısına sahip olmak gerekir. Amacı dünyayı değiştirmek olan ve daha iyi bir dış ilişkiler kurmayı savunanlar çelişkiyi belli bir durumda daha iyi bir duruma geçmek için atılacak adımlar olarak açıklayabilirler. Ancak bazıları anti emperyalizmle kendilerini tanıtırlarsa da iddiaları milli devletler ve dini düşüncelerle hareket ederler. Onları seçtikleri karanlıklar olmaktan öteye geçemez. Kendi özgürlüklerine her kişi gibi sahip olmalarına diyecek olamaz ama fütuhat yani fetih hakkı ve istirdat hayali peşinde koşanların ve gönül dünyası diye başka ülkelerde nüfuz bölgesi düşüncesi gibi düşüncelerinin yaratacağı durumu emperyalistlerden daha büyük tehlike olarak varsaymak gerekir. Nitekim emperyalizmle kurdukları ittifakları desteklemeleri gözler önündedir.

Her zaman en büyük bilgi doğanın kendisindedir. Bakın kanıtları görürsünüz.

Türkiye şu anda büyük bir iddia ile dünyadaki hegemonyalara başkaldırı propagandasına maruzdur. Bu propaganda bazen kendi silahımızı kendimiz yapalım, bazen AB’den çıkalım, bazen Şangay işbirliği örgütüne geçelim, bazen NATO’dan ayrılalım ve hatta Dolar kullanmayalım biçiminde yapılmaktadır. Yapanların çoğu dinci olduğu için onları bırakalım Kuran’da çağırıldığı gibi Allah’ın etrafında birleşip halife seçelim demektedirler.

Bunları yaparken kendilerinden başkasını düşman ve ülkelerinin güçlenmesini engellemeye çalışan devletler olarak tanımlamaktadırlar. Suni Şii karşıtlığını da körüklediklerine göre Türkiye’yi tek başına kalmaya ikna etmeye çalışmaktadırlar.

Dünya özellikle ikinci dünya savaşından sonra ortaya çıkan yıkıcı nükleer silahlar ve birinci dünya örgütlenmesi olan Cemiyeti Akvamın başarısızlığının sonucu dikkate alınarak Birleşmiş Milletleri kurmuştur. Çok başarılı olduğu söylenemez ama milyonlarca canı kurtaran, yüzlerce olayda arabuluculuğuyla uzlaşmalara sağlayan, açlık çeken yerlere yardım için sürekli hazır kuvvetler oluşturan ve dünya çapında hukuk insan hak ve özgürlüklerini geliştiren BM’dir.

Suudi krallıkta kadınların haklarını geliştirmek için devrede olan da odur, Ege denizindeki hakları düzenleyerek savaş çıkmaması için mahkeme ve arabuluculuk kurumlarını oluşturan odur.

Şu anda Türkiye’de hakları elinden alınan kişilerin hakları için hukuk hazırlamış ve Türkiye’ye onaylatmış olan da odur. Türkiye bunlardan yararlandı ve yararlanmaya çalışmaktadır. Ama BM’nin dediğinin gerçekleşmesi için üye ülkelerin yardımına gerek vardır. Barış gücü kurduğunda bile sözünü Kıbrıs’ta bile uygulatmak için yardım alamazsa, bir kısmına Türk tarafı, diğer kısmına Rum tarafı uymayı kabul etmezse BM ne yapsın!

Devletler hem BM’ye gerek olduğunu kabul edip kurdular hem de kararlarını uygulamazlar. Diyelim ki kararları adil değildir. Diyenler var da bazıları bazı kararlara adil değildir der bazıları da öbürlerine… bir de dünya beşten büyüktür deyip işin içinden çıkmaya çalışır. Ancak iş o kadar değil. Bu konu da çok boyutludur. Diğer boyut da BM’nin kolları ve yarattığı hukuk (yasalar) vardır. Sözleşmeler denir bazılarına… Altına imza atanlar da uymazsa beş değil de on beş üyesi olsa ne yazar. Bakarsanız imza attıkları sözleşmelere itiraz edenlerin çoğu da BM’nin yapısına itirazı olanların arasındandır.

BM’nin yapısı için eleştiri olamaz mı? Olur tabii ama eleştiri hakkı başkadır imza attığı kararlara uymamak başkadır. Uymayan zaten hukuka saygısızdır.

Türkiye Avrupalı Birliğinin üyesi olmak için birçok belgeye imza bastı. Başta Avrupa Konseyine üye olduğu için AİHM’de bağlıdır. AGİT’de bağlıdır. Uluslararası ceza mahkemesi, savaş suçları için Cenevre konvansiyonlarına da katılmıştır. Avrupa şartlarına da imza atmıştır.

Venedik komisyonunun denetlemesine de bağlıdır.

Daha sayamadığım çok bağlantıları vardır. Yetmez, ikili ve çoklu başka sözleşmeleri kendini bağlar. Demokrasisi için NATO’ya bile taahhütleri vardır.

Bunları yok sayıp yalnız ve güçlü iddialarıyla dünyaya meydan okumak ve diğer hemen hemen her devleti kedisini zayıflatacak diye düşman ilan etmek inanılacak gibi değildir. Ancak halkı ulusalcılık diye milliyetçilik diye veya Allah yoluna diye istim üstünde tutup başka amaçlara sevk etmek istenildiği değerlendirilirse pekâlâ anlaşılır.

Zaten işin başında milli devlet olmayanı aşağılayıp ancak milli devletlerin çağdaş olduğu anlatılamaya başlanmış ve ülke içi kimlik tekdüzeliği için çabalarla da ipin ucu kaçırılmıştı.

Şimdi dehşete düşen ulusalcılar bile halkı istim üstünde tutup siyasi gücünü korumak isteyen ve din devleti yaratma yoluna giren iktidarın yanında yabancı düşmanlığını körüklemektedir. Tam bağımsızlık senin karakterinse idi ve bu kadar sözleşme ve hukuksal bağlantılarla bağlanır ve AB üyeliğinin yolunda yürürken aklın nerede idi? Demek ki senin kaynağın bağımsızlığı iradenle girdiğin antlaşmalara değildi. Açıp ağzını konuşsana.

Bugün sana mecliste bir konuyu ele alınca komite önce anayasaya uygunluk denetimi yapılır diyen kural anımsatılıyor. Bizim meclisin de görevi önce anayasaya uygunluk denetimidir. Anayasaya uygunluk denetimi yapacaksan en başta anayasa mahkemesinin kararlarını da dikkate alacaksız, kaçarı yok. Meclise girdin hepsini bilemezsin ama meclis bilir çünkü sürekli personeli vardır. Bu yeter mi yetmez. Anayasa ve anayasa mahkemesi uluslararası sözleşmeleri ve antlaşmaları anayasanın yerine göre üstünde ve yerine göre aynı değerde dediğini anımsayacaksın. Su konusundaki tartışmalara göre bunları bilirler ama denetleme yaparken unuturlar. Unutmayın.

Venedik komisyonu aldığı kararda Türkiye’ye yasa gücünde kararnamelerle nasıl kendi anayasasından alıntılar yaparak da dedi ki hukuku çiğniyorsun, sözleşmelerle bağlı olduğun Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği ve Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatına verdiğin sözlere uymadın, kendi anayasanı bile çiğniyorsun. Kimin denetimini istedi bilir misiniz; TBMM’nin. Meclisin büyük çoğunluğu ne denirse yapmayı seçti! Ama Venedik komisyonu hataların da hukuk yoluyla çözülmesini ister.

Meclisin yetkilerinin elinden alınmasını kınayan Venedik komisyonuna meclisten çoğunluk eksik olsun öyle yetki diye yanıt verir. O dışlanan ve düşman edilmeye çalışılan dünya Türkiye’de halkın insan hak ve özgürlüklerine getirilen kısıtlamaların hesabını sorar ama o hesabı sormaya çalışır gibi görünen parti ve çevreler bile Venedik komisyonunu kuranlara yardım etmez.

Demokratik hukuk devleti bildiğimizden çok şeydir – Alpay Durduran

Türkiye’de eğitimin başarısız olduğu ve öğrencilerin okuduğunu anlamakta zorluk çektiği ortaya çıktı. Eğitim bir yönetimin başarısının en önemli işaretidir. Çünkü uzun zaman içinde kendini gösterir. Tıpkı ormanları koruma ve geliştirme ve çevre sağlığı gibi… bizde ormanlaştırma, çevre sağlığı ve eğitim gibi uzun sürede sonuçlarının görüldüğü konuda başarı gözlerimizin önündedir ama anmayız. Arada bir sağlıkta sağlanan başarısını sıtmadan ülkeyi kurtardığı için BM tarafından da değerlendirdiğimiz anlar dışında anmayız. Orman denecek bir bölge daha Lüzinyanların son döneminde kalmamış durumda iken tüm kayıplarımıza rağmen kalan orman denilecek yerler vardır. Bunu sömürge devrine borçluyuz. Kıbrıslı dağ taş gezerek bu ağaçları dikti ve orman bekçileri tüm arazide kendilerinden çok küçük olmayan telsizler sırtlarına ormanı gözetlediler ve korudular.

O dönem hiç incelenmedi. Neyi inceleriz ki?

Yasaları ama daha çok diğer mevzuatıyla insanlarımız nasıl örgütlü çalışmayı başarıp bunları sağladı diye uzun araştırmalar yapmak üniversitelerin boynunun borcudur ama adım atanı görmüyoruz. Üç beş İngiliz başta idi ama esas görevleri yüklenenler Kıbrıslılardı. Nasıl odu da o devrin yöneticileri tembelliği ile ünlü Kıbrıslıları çalıştırabildi? Tekniğini idari bilimler öğrencileri öğrenmelidir.

Türkiye’de eğitim feci durumunu gösteren bilgiler günün konusu oldu. Bakın bir makalede yazılanlara “Bürokratların derdi şu ihale bu ihale, kirli özel okul ilişkileri, hafta sonu sınav görevleri, makam araçları, yurt dışı sınav görevleriyle şurayı burayı gezme hevesi olmamalıdır.”. Bizde de ayni durumun olduğunu konuşmuyor muyuz?

Aynı zamanda eğitim desen milli olmalıdır deriz. Turizm desen onun da milli olmasını isteriz. Tarım deseniz o da milli olmalı ve devlet politikası gerekli deriz. Devlet politikası olmasını, milli olmasını istemediğimiz konu yoktur. Arada kurultay çağrıları da yaparız.

Bu çağrılarla yap boz tahtasına çevirmediğimiz konu da kalmaz. Türkiyeli makale yazarı da “Bir kez daha anladık ki hükümetler ve partiler üstü, ciddi ihtiyaç analizlerine dayalı, sürekliliği olan, karar verme süreçlerinin herkese açık olduğu eğitim reformları yapılmalıdır. Bir sistem kurulmalıdır. Çok sık reform yapılmamalıdır.” Dediğine göre eksikliği kavrayamadığımızı görürüz. Başarısızlık sistemiktir derler ya işte öyle bir şey başarısızlık sistemiktir çünkü sistemli çalışmayı beceremeyenler değerlendirmeyi de beceremez. Değerlendiremezsen de çareleri bulamaz sürekli yeni denemelerle işi karmaşıklaştırırsın.

Devleti başındakilerin işi gücü gücünü korumak ve servet kazanmak ve makale yazarının dediği gibi işi gücü çıkar ağlamak olan bürokratları kollamak ise orada kurultay da toplasan bizdeki kurultaylar gibi hoş bir seda bırakır. Herkese açık karar süreçleri iddiaları da çok hoş olur doğrusu tıpkı bir zamanların katılımcı yerel yönetimler konferansları gibi…

Yasa yaparken benim adamım senin adamın ayrım yapacağım demezsin, en iyisini yaptığını gösterecek sözler eder ve hatta en iyi örnekleri kullanırsın. Çoğunlukla bir belirsizlik yapayım da göden kaçsın deyip tuzaklar hazırlamazsın. Onu ancak acemiler yapar. Ustalar bozuk sistemin zaten fırsatlar yaratacağını ve ihlallerin takip edilmeyeceğini bilir ortaya çıkanların kamuoyundan kaçırılmasının da yolunun bulunacağını öğrenmiştir.

Uzun lafın kısası yönetimin çalışır hale getirilmesi mutlak gerekliliktir.

Bakın Türkiye’deki eğitimin sonucuna ısı bir enerjidir, sıcaklık bir ısınan cismin özelliğidir. Isı kalori ile sıcaklık santigrat derece ile ölçülür. Bir cismin örneğin havanın ısısından bahsedilemez, sıcaklığından bahsedilir ve santigrat (veya fahrenhayt) ile konuşulur. Bilimsel makalelerde bile bu karıştırılır ve cisimlerin ısısından bahsedilir. Eğitim sistemi öğrencilere hala ısı ile sıcaklığın farkını öğretemedi. Süre bir zaman parçasıdır. Şu kadar yıl veya şu kadar saat denir. Ama süreç ardı ardına yapılan işleri anlatır, yani fasulyeyi suya koy, üç saat beklet, tencereye at, kaynat ve saire ve saire havuçları kes, içine at ve saire ve yağla, limanla sirke ekle hazırdır. Bu fasulye pişirme sürecidir. Geçen süre değişir.

Süreç eski dilde ameliye idi dil devrimi süreç yaptı. Öğrenemedik gitti. Dili zenginleştirelim dedik süre sözcüğü kayboldu yerine süre geldi.

Örgütlü çalışmayı örgütler konuşur ama kim kimi dinler! Örgütlü çalışma sürekli çalışmanın kurallarını öğrenmeyi, kayıt tutmayı, kararlarını sürekli göz önünde tutmayı ve örgüt birimleriyle sürekli iletişimi gerektirir.

Yani devleti yönetmekten, devlet dairesini yönetmekten farksız gibidir ama daha zordur çünkü örgüt üyesine maaş bağlayamaz, ancak çok az emekçi ödeyebilir.

Halkımız sistemi çalışma gelmeden siyasetin de işe yaramayacağını bilmek zorundadır. Siyaset genel konulara mahsustur, onu uygulayın dediğinizde gereklerini programlaştırıp önüne kayacak bir bürokrasi yoksa işi çok zor. Önce onu yaratması gerektiğini bilenlere kulak verilmelidir.

Evet bilirim bürokrasinin adı kötüye çıkmıştır. Eski devrin bürokratlarını her devrin adamı diye eleştiren kitap ve filmleri çok görmüşüzdür ama her devirde de görülmesi manidar değil mi? Çünkü medeniyet bürokratı yarattı ve medeni hiçbir devlet yoktur.

Demokratik hukuk devleti bürokrasiyi insanın denetimine verir. Bugün halk kazaların ne zaman azaltılması için inandırıcı adım atacak bilmek ister, dolar düşüşüne karşı enflasyonu azdırmayacak adımlar ne olacak merak içindedir. Orada demokratik hukuk devleti olsa her şey hükümetin ağzından beklenmeyecekti. Bürokrasi paralarımızla ödendiği işini yapıp bize bilgi vermeli ve yapılmış işleri olduğunu kanıtlamalıdır. O zaman anayasal güvencelerle oturduğu yerde kimseye sormadan görevde olduğunu gösterecek haberler vermelidir. Yoksa ha tek adam diktası ha bir avuç seçilmişin diktası… say meclisteki oyları kimse beni durdurmaz de gizliliğin arkasına saklan keyif çat!

Fren patladı gereken yapılmalı – Alpay Durduran

Halk devletin yapması gerekenleri yapamadığını değil yapmadığını düşünmektedir. Uzun bir zamandır insanlarımız emindir ki hükümette günlük olarak işler alınmakta ve yüzeysel inceleme sonucu kararlar alınmaktadır. Hatta aldıkları kararlarda yandaş çıkarları önde tutulmaktadır. Onun için de yasaları uygulanmaktadırlar ve unutulan ve yokmuş gibi davranılan yasalar vardır ve ayni konuda yeni yasa çıkarılmaktadır.

Ancak halkın bu kanısını muhalefetin istismarı yüzünden taşıdığını ve konuları onların siyasileştirdiğine verip tartışma çıkarmak için sakat iddialar yayılmaktadır. Demagoji ile konular geçiştirilmektedir.

İlk olarak saatlerin değiştirilmemesi kararını alan Türkiye’nin bu kararının ardından ortaya çıkacak durumu inceleme gereği bile duyulmaması anımsanmalıdır. Ülke bir hukuk devleti olsaydı o anda bazı yetkililerin hemen durumu incelemeye alması ve hazırlıklı olması görülür hale gelirdi. Hâlbuki siyasilerden başka kimsenin ismi anılmadı ve yalnız onlar konuştu. En öne çıkan da gargara ile durumu çarpıtıp acı da olsa uyarıcı olma iddiasındaki Serdar oldu. Çok sonra da “biz Türkiye ile yoğun ilişki içindeyiz mecburduk” savı ile bazı ilişkiler dile getirildi ama hepsi de dile getirilemediği gibi bazıları da doğru değildi. Çünkü dış ticarette Türkiye’den fazla dış dünya ile olan ilişki yoğunluğu belirtilmedi ve oradaki sorunlar ne olacak diye söz edilmedi.

İkincisi dolar ve diğer dövizlerin hızla artması konuşuldu ama ne gibi önlemler alınmaya çalışılacağı hakkında açıklama duyulmadı. Merkez bankası ki halka en çok bilgi veren organdır, o bile bunun hakkında konuşmadı. Türkiye’de insanlara Dolarlarınızı TL’ye çevirin hem siz hem ülke kazansın kampanyasının hakkında tek laf edilmemesi onun için hem aymazlık hem de yönetimin işlemediğinin kanıtı oldu.

Hukuk devleti olsaydı bunlarla ilgili görevliler olduğuna göre hemen çalışmalarının sonucunu görürdük. Siyasiler aymasa da görevliler görevlerini kimseden emir gelmesini beklemeden yapıp raporlarını hazır eder ve siyasilere verirlerdi. Halka duyurulması gereken konular olduğuna göre duyurular alırdık.

Sistem görevliler belirler ve onlara hazırlıklı olma emrini verir. Özellikle müsteşar ve müdürlerin görevi olasılıklara karşı görüşler hazırlama ve amirlerine yani bakan ve müsteşarlara iletme görevi yasalarda ve çağdaş yönetimlerin uygulamalarındadır.

Sendikalara kızmak ve anarşi yaratarak hükümeti devirmeye çalışma suçlamaları yapmak anlam taşımaz. Sendikalar belki başarılı olmayacakları için eleştirilir ve güçlerini daha sonuç alıcı kullanmaları önerilebilir ama insanlar acılarını kendi bildikleri gibi yaşarlar. Umutsuzca bütçe görüşmelerini izleyen insanlar mahvolan alt yapının gerektirdiği kaynakların adının bile anılamadığını, var olan kaynakların da kullanılamayıp gelecek yıllara aktarıldığını öğrenirken tepki göstermek için yollar arar. Kınanması gereken “bir kuruş borcu olmayan tek devlet biziz” diye böbürlenen maliye bakanları olmasıdır.

Bugün ise borçtan battık edebiyatı yapanlar da halefleridir.

Halkımız çare görüp çarenin işe yarayacağına inanmak ister.

Yabancıyı düşman etme kavgası – Alpay Durduran

Haberler genel olarak muhalefetin de katıldığı bir çabayla dünyanın düşmanı olduğunu halka kabul ettirmek insan ruhsal sağlığına zarar vermekten başka çok tehlikeli ve uzu süre etkisinden toplumun kurtulamayacağı bir sonuç doğurur.

Siyasette kazanç olsun diye sokak kavgasında kullanılan yöntemler kullanılarak her eleştiriye de hemen her yoldan karşılık vermiş olmak için sözler edilir. Bunlar genelleşirse ve yaygınlaşırsa toplumsal üst akıl oluşur ve dünyayı anlamak ve sağlıklı ilişki kurmak olanaksızlaşır.

Örnek diye başlarsak AB ile ilişkileri anımsayalım. Türkiye AB kapısında çok uzun süre bekledi. Bu doğru. Ama Ukrayna ve Gürcistan için vize kolaylığı veya vizesiz seyahat görüşü görüşülünce bunu Türkiye’ye karşı çifte standart diye ayağa kalkmak AB ülkelerine karşı kamuoyu oluşturmak anlamına gelir. Çünkü Türkiye kapıda beklemektedir ama görüşmeler sürecinde imza attığı halde anlaşmaları uygulamadığını bilenler çoktur. Bilmeyenler yanılır ve inanır ama bilenlerin susturulmuş olmasından başka bir açıklaması olamaz. O zaman da görürüz ki bir AB üyesine yakışmayan şekilde insanlar susmayı seçmektedir ve baskıcı bir rejim vardır.

Meclis başkan yardımcısı Almanya’da çantasını çaldırmış ve pasaportunu kaybetmiş. Onun için havaalanında geçici pasaportla çıkış yapmak istemiş. Geçici pasaportunu sununca açıklama istenildiği için elçilikten teyidini beklemeye mecbur kalmış. Alman görevliler bunun normal prosedür olduğunu söylemişler çünkü giriş vizesini sunamamış. Ben de havaalanında giriş vizem olmadığı için içeri sokulmamış ve binanın Almanya’nın giriş kapısından içeri giremeyerek dışarda sayılan yerde beklemiş ve sınır dışı edilmiştim. Vizen yoksa transit bile geçemezsin diye yasa olduğu için ortada kalmıştım. Bunun Türkiye’ye karşı bir uygulama olmadığı bilinir. Türkiye’de bunu bilen çok var. Neden susuyorlar diyeceğim ama susma sustukça sıra sana gelecek sloganı susmak zorunda kalınan bir ülkede güvence olmadığı için duyulur.

Bu arada Alman milletvekillerine evraklarını teyit numarasıyla uçak kaçırtmışlar. Basın da genelde misliyle mukabele diye haber yapmış. Neden? Çünkü başkan “biz de buna misliyle mukabele etmez miyiz?” diye konuşmuş.

Bir ülkede insanlar başkanın bir açıklamada söylediği ile kendini vazifeli sayarsa o ülke hayır etmez. Başta başkanın sözle durumdan vazife çıkarmak senin işin olmaz demesi beklenir ama basın dahil daha kimler oh olsun Almanlara demedi ki?

Madem Almansın tümünüzü devletinizin yaptığından sorumlu tutarız düşüncesi yaygınsa o ülkede insan hak ve özgürlükleri çok azdır.

Bu da yetmez bunu teröristler Almanya’da serbest, meclis başkan yardımcısı tutuklu diye halka anlatmak büyük tahribat olur. Halka düşmanlar var demek için fırsatçılık demektir.

Yunanistan için büyük çelişki üç veriyor iki alıyor demek de bize herkes düşman demekten başka bir şey değil. Yargının önünde her koyun kendi bacağından asılır diye atasözü olan bir ülkede basının yaygın olarak Yunanistan’a iki yüzlülük atfetmek ne olursa olsun yabancıları düşman göstermekten başka ne olabilir!

Yunanistan’da yargılanan FETÖ sanıkları bir mahkemede değil, sevk edildikleri farklı mahkemede yargılandılar. Yargıçlar farklı ve üst mahkemeye itiraz hakkı da var. O zaman adaleti sövüp sayıp aşağılamadan beklemekten başka çare var mı? Yoksa yabancıyı düşman olarak göstermek başarılamaz.

Ne yazık ki Türkiye’de hep milli devlet yaratmak amacıyla yabancıyı düşman göstermek politikası uygulanmıştır.

Cumhuriyet gazetesinde meclise sunulan Diyanet başkanının raporu haber oldu. Sabah gazetesi FETÖ’cü hainler servis etti diye Cumhuriyeti hedef gösteren haberi verdi. Sanki Cumhuriyet devlet sırrı açıkladı. Meclis belgesi basına servis edilir, gizli olsa üstünde gizli damgası olur ve ele geçiren bunu yayımlamaz veya kamu yararı ve basın özgürlüğü kapsamında kabul edip yayımlar. Basın özgürlüğü ve halkın haber alma hakkı bakımından çök önemli bir konudur ve bunu bir basın organı yapar.

Susun konuşmayın. Duyarsanız suçlu olursunuz denilen konular hakkında bir liste yayımlayıp şüpheden de kurtarmadıklarına göre halkın işi zor. Kazaya kurban gitmek hiçten değil.

Böyle bir hale düşürülen Türkiye’ye AB kapısı açık kalsın ki değişsin diye umut yok olmadığı içindir devam eder. Yoksa üye olamaz. Üye olacak halde olmadığını görüşme tutanaklarından izleyerek görür ve umutla beklerdim. Ama ilerleme çoktan durmuş ve gerilemeğe başlanmıştı, görüyordum.

Kıbrıs sorununu derinden etkilediği için de izledim. AB’ye üyeliği garanti olunca sorunumuz da çözüme ilerler görüşü yaygındı. Şimdi umut yok gibidir, Kıbrıs sorunu da çözüme gidecek gibi değildir.

Erdoğan’ın zirveye katılacağı açıklanmış ama ne fayda? Daha zirvenin yapısı bile belli değil. Amacı da farklı…

Anımsarsak vize serbestliği ve sığınmacıların hali hakkında görüşmelerde vize serbestliği ancak o anlaşmada gösterilen koşullar sağlanırsa olacak denilmiş ve madde madde sıralanmıştı. O anlaşma sırasındaki gelişmeler raporları çok eksiklik olduğunu göstermişti. Şimdi sanki diğer her şey tamam ama vize serbestliğinden haber yok demeye başladılar.

Bunları işiten halk düşmanlarla çevrilmiş duygusuna kapılmaz mı?

Belki de esas amaç da halkın yabancı düşmanlığı ile hizaya sokulmasıdır.

Türkiye tabiri amiyane ile emperyalist kampta olup İMF ve sairinin içinde bulunur ama şimdi tüm ilişkilerine ve onayladığı kararlara tu kaka diyen nutuklar atıyor. Yıllardır tüm ajanslarının koro halinde demokrasi ve hukuk güvenliğinde eksiklik olanlar geri kalmışlık kıskacından çıkmaz diyen blokun içinde idi ve sorumluluğunu taşıyordu ancak kendi için geçerli değilmiş gibi bu kararları ve siyaseti uygulardı. Şimdi kıskacın içinde olduğunu gözden saklamak için dünya Türkiye’nin gelişmesinden korktu onun için ekonomisinden vuruyor nutuklarını dinliyoruz.

O kadar basın yayın organı ve sosyal medya el birliği değilse bile ezici çoğunlukla koro halinde milli politika ve bağımsızlık edebiyatı yapıyor.

Türk lirasını değerinin üstünde tutup faizler ve teşvik primleriyle ve vergi bağışıklıkları ile vergi aflarıyla yatırımlar adı vererek sermayeyi destekler. Bunu düşük emekle sağlar. Hem ithalatçı hem ihracatçı hem banker olan firmalar at oynatır. Mali sermayenin istediği bilgileri haftalık aylık olarak sunarlar ve sermayeye gereken zemini sağlarlar ama halka ne verimlilik ve de refah adaletini izleyecek bilgiler verirler. Sömürüyü görünür hale getirecek istatistik yayımlanmaz.

Bakarsanız Doların yükselişi Liranın gerçek değerine yaklaşmasını sağlayabilir ama bu çalışanın yararına sonuç vermez çünkü sermayenin gerçek maliyetini sermaye ödemez. Hangi işe girişse adaletsiz olduğu apaçık kamu kaynaklarını kullanır.

Başına ne gelirse kendisi yabancılardan daha fazla suçludur. Yabancıların ve AB’nin kapitalist sömürüsü yanında halkına doğru bilgiler vermeyi de dayatmak istediğini de düşünürsek Türkiye kendisi sömürünün en büyük sorumlusudur.

Yozlaşmış bir yönetimin yükünü omuzladık hesabını yapmadan kendimizi kurtarmaya çalışıyoruz – Alpay Durduran

Şair boşuna “kurtulmak yok tek başına/ ya hep beraber ya hiç” dememiş. Başımızı kaldırıp hesap soran, hesabını tamam veren ve etkin ve verimli bir yönetim için uğraş vermeliyiz. Yoksa kendimiz için çareler aradıkça batarız. Açıkgözler kendilerini kurtarabileceklerini sanarak uyum sağlarlar ve hatta zengin olurlar ama kamu ve çevre sağlığı ile asayiş bozulunca ne kendilerini ne de sevdiklerini koruyamadıklarını gördükleri anda çok geç olur.

Hava, su ve toprağın zehirlendiği ve zehirlenmenin artacağı gerçektir. Kazalara karşı, örneğin yangına karşı hiçbir sorumluluk almayan ve görev yapmayan bir idarede yangıncıların yeterli uzunlukta merdiven bulunmamasının villasını ve içindeki sevdiklerini tehlikeye soktuğunu anlamayacak kadar aptal olanlar rüşvet ve siyasal destekle hizmet ettiklerinden gerektiğinde korunmayacağını düşünmeyebilirler. Ama hastanede uçağa bindirilemeyecek hale düşenlerin cihaz eksikliğinden biçare kaldıklarını duymuşlardır.

Kamu hizmeti herkese gereklidir. Acil bir durumda da cepteki para çare olmaz. Hükümette tanıdıklar da çare bulamazlar. Asayiş bozulursa kimse güvende değildir.

Aklımızı başımıza devşirip yozlaşmaya dur dememiz hepimizin çıkarınadır.

Bu yozlaşmış idarede vergi kaçırıp bayram edebilirsiniz ama o yoz idare sizden daha kurnazdır. Kazı bağırtmadan yolmak esastır diye açıklama da yaparak (Birinci kurucu meclis tutanaklarına bakabilirsiniz) devlet gelirlerini dolaylı vergiler olan harç ve ücretlere ve KDV ile özel tüketim vergilerine dayadılar. Meclis denetimini de hükümete, meclise sormadan yüzde yüze kadar artan oranlarda artırma yetkisi aldılar. Bu şekilde halkın duyamayacağı ve duysa çok geç açıklanan istatistikler yüzünden iş işten geçmiş olacak usuller uyguladılar. Hesaplara da açıklık getirip vergi adaletinin durumu, kamu maliyesinin yükünün kimlere nasıl yüklendiğini duyurmadılar. Aralayanların da kolayca arayıp bulmasına yardım edeceklerine bilgiler karmaşık hale sokuldu ve basılı dağıtıma da tasarruf diye zorluklar yarattılar.

Hale bakalım.

Yerel gelirler 2 milyar 917 milyon olmuştur. Yani gayri safi milli hasılanın %30’unu devlet elimizden almış. Üstelik Elçiliğin raporuna göre “Grafiğe göre, gelir vergisi tahsilatı içindeki en önemli kalemler ücretlilerden tahsil edilen gelir vergisi, mevduat faizlerinden ve kurumlar vergisi mükelleflerinden alınan gelir vergisinin stopajıdır.” Diye yorumlanır.

Ayrıca “gelir vergisi tahsilatında en büyük paya sahip olan “diğer gelir vergileri” tahsilatı gelir vergisi tahsilatı olarak yer alsa da bu kalem esasen bir gelir vergisi olmayıp gelir vergisi ve kurumlar vergisi dışındaki vadesi geçmiş olan diğer gelirler türlerinden cari dönemde yapılan tahsilatların kaydedildiği bir kalemdir.” Diye açıklanır. Yani gelir vergisini veren esas olarak ücretlilerdir. Sermayedar ve zenginler gelirlerinden stopaj öder, gerisi hikayedir.

Elçilik incelemese bu kadar da bilgi verilecek değildir. Mecliste solcu olduğu iddiası tamamen yalandır. En yumuşak solcu bile hiç değilse vergi adaletine bakar ve halka bilgi verir. Bütçe yasasını çağdaşlaştırdığını söyleyen CTP devr-i iktidarında bunları daha da saklayacak raporlar sunulmaya ve powerpoint numaralarıyla renkli maskelemeler yapılmaya başlandığı için sis perdesine bürünmüşlerdir.

Dünyada en vahşi ve adaletsiz vergi yükü olan yerlerden biri haline düşürüldüğümüz gibi hempa beslemeyi abarttıklarından kimse mutlu değildir. Sermayedar bile stopajdan kazanılmayan gelirin vergisi mi olur diye zırlamaktadır. Sonunda da kimilerinin beslemesi olmakta ve denetleme hakkımız bile olmayan yol falan yaptık size diye yüzümüze vurulmayı hak etmekteyiz.

Bizim olsa olsa tek kusurumuz başkalarına bağımlılık uğruna bu çağ dışı ve denetimimiz dışındaki yönetim usulüne boyun eğmemizdir.

Projesi var yok değil projeler uygulanıyor olmalı – Alpay Durduran

Siyasetçi için oy esastır, onun için popülizm çok önemlidir. Kural koyarken ideali arar ama uygulamaya gelince yan çizer. Esasına döner ve günü birlik işlere bakar.

Okul otobüsü biçildi ama siyasetçi karayollarının uygulamalarının takvimine uyulup uyulmadığını sorgulamadı. Projeler sıralıdır ve açıklamaya göre kazanın olduğu yol için Türkiye parayı da ayırmıştır; ancak adım atılmamış ve gelecek yıla atılmıştır.

Türkiye’de de kız yurdu yanmış ve facia ortaya saçılmıştır. Hangisini anımsatalım? Devlet yurdu yıkılmış, tarikat yurdu işaret edilmiştir. Yangın merdiveninin kapı kolları yoktur. Denetlenmişmiş ama raporlar bir işe yaramamıştır. Cenazeleri ailelere teslim ise felaket bir alt yapıyı gözler önüne sermiştir.

1960’larda ekonomi dersinde profesör bir büyük kitabı eline alarak üzerine bir metal para koymuş “Türkiye Güneydoğu en yukarıda İstanbul ve Marmara bölgesi en aşağıda olmak üzere olan eğik bir yapıdadır. Onun için üstüne koyduğu paranın kayıp hep İstanbul’a doğru akar demişti. Türkiye’nin geleceğinden endişe ederim demişti.

Aynı zamanda her bölgede bölge içi refah adaletsizliğini vurgulamıştı.

Şimdi bu artan eşitsizlikler büyük bir gerilim yarattığı için her türlü çatışmalar görülmektedir.

Bu adaletsizlikler yalnız ekonomik ve siyasal politikalardan değil devletin etkin ve verimli bir çalışmadan uzak olmasından da kaynaklandığının anlaşılması gerekir. Ecevit’in köy kent projelerinin izinin bile kalmamasının temelinde üzerinde durulmayan devlet laçkalığının zararlarının bulunduğu öğrenilmelidir.

Bir siyasetçi etkin ve verimli çalışan bir devlet yapısı için çalışmazsa siyasetini uygulayamaz. Bu unutulmamalıdır.

Çalışma izni olmayan bir kişi dev gibi bir yük ve çekici ile kıyım yapmıştır. Devlet kaçaklarla mücadele eder mi? Sürüş ehliyeti olan bir şoför mü kıyım yapmıştır yoksa aşırı bir yük taşımaya ve dinlenmemiş sağlıksız bir şoför mü yapmıştır? Düşünün durun.

Yol standart yapılmış ve sürekli bakım gören bir yol mudur yoksa beklesin varsın bir memur maaşlarını ve eksik memurları tamamlayalım diyerek ertelenen bakıma muhtaç bir yol mudur?

Polisler olabildiği kadar bu yolu kullanmayın dediği halde bu yol bakım takviminde yer almamış mıdır? Meclis bütçeyi görüşürken meclise sunulan raporda gerekli bakımları yapılamayan yollar hakkında bilgi sahibi edilmiş midir?

Türkiye’de Süleymancıların yurt merakını soruşturan bir komisyon var mıdır? Neden dünyanın en büyük havaalanı yapılmakta olan ve kıtalararası köprüler yapanlara milyarlar ödeyen ve daha işe başlamadan bin türlü muafiyet ve kredilerden destekler sağlayan bir devlet doğu ve güneydoğuyu kalkındırma çabaları için para ayırmamakta ve yol yapımında olsun, yurt yapımında oldun bir programı yürütmemektedir?

Bütçe sıkıntısını çözmek için uğraşmadığından bakımı tamam yol kalmamış olan ülkemizde neden üst kademeler hep dolu ama iş yapacak olan kadrolar boştur? Türkiye sınır koymuşken kadroları şişirmek onun artık cari bütçeye para desteği vermeyeceğim demesine neden olmuştur. Çalışacak memur azalmış, yukarda keyif sürenler çoğalmıştır. Gene de kentlere para bulunup az da olsa yollara bakım vardır. Çünkü kentler oy deposudur.

İngiliz döneminde kent içi yollarda yüksek standartlı diye bir fark yoktu. Yenicami’nin yolu da Köşklü Çiftliğin yolu da ayni standartta idi. Şimdi kenar mahallere girilmez oldu. İngiliz yönetimi iyi çalıştırıyordu. Yoka siyasi bir ideolojiyi değil imparatorluğun anlayışını taşıyordu. Gerisi mekanik bir uygulamaydı. Tek merak koloninin isyan etmeden yaşamasıydı. Her yıl Londra Avam Kamarasına rapor sunar ve kargaşa yoksa bütçesi onaylanırdı.

Yeni yapılaşma ve görkemli binalara destek çok ama denetim yok ve insanlar ilk yağmurda batağa döner. Seller sanki öngörülmezmiş gibi artıp duruyor. Doğa da tahrip ediliyor. Bu kaçıncı skandaldır!

Sürekli ellenen Boğaz yolu da hala yağmurdan kapanıyor.

Dünya standartlarına göre çok çok fazla memur yok ama o kadar memura göre iş çok az! Denetim diye bir şey çok az ve denetim sonucunu izleme diye bir dert yok.

Aladağ’da da denetim raporları vardı ama raporu dikkate alan yoktu.

Konu hakkında yönetmelik varmış ve gerektikçe denetim yapılmalı imiş? Gerektikçe ne demek bir denetleme programı gerekli sayılmamış ve denetim sonunda gereğinin yapılıp yapılmadığının izlenmesi için bir usul belirtilememiş.

Bakımsız araçla dolaşmak yasaktır ama bakımın yapılıp yapılmadığı belgelenme zorunluluğu konulmamış. Bakım sonunda çıktığı garajım kapısının önünde frenleri tutmasa makinistin sorumluluğu yok, bir belge de düzenlenmez.

Polise muayeneye gitseniz ve çıkarken tekerleğiniz sökülse normal karşılanır çünkü muayene aygıtı çalışmaz. Egzoz gazı analizi zorunludur ama analizi yapanın umuruna değildir. O da bilir bunun harç almak için istendiğini, yoksa analiz çeşitli devir hızlarında yapılır ve size birkaç grafik çizimli belge verilirdi. Eski Renaultlar artık standartları karşılayamadığı için ortadan kalktılar. Bizde ise yürürler. Yani onları yolda gören anlar ki gaz analizi yapılmaz.

Bunları gidermek zor mu? Zor olmasa giderilirlerdi. Zorluk yapma zorunluluğu değil düzenli yapma zorunluluğudur. Yönetimin düzenli ve etkili çalışması gerekliliğidir.

Siyasilerin projelerini sorma moda oldu onun için Lefkoşa’ya raylı sistem ve Kıbrıs’a tren yolu gibi projeler bile dile getirildi. Ama bir projeyi uygulayabilecek çalışma yöntemleri ve nitelik konuşulmadı. Onun projelerde fizibilite bile araştırmasına değinilmedi. Seçmen bunlara kanar mı? Kanar. Öyleyse salla gitsin. Böyle seçmen denetimi olursa sonuç da böyle olur.

Döviz artışına karşı Merkez Bankası harekete geçtiğini göstermelidir – Alpay Durduran

Merkez bankası Türkiye’den atanmaktadır ama bizim merkez bankamızdır. Hiç değilse dövizdeki dalgalanmanın etkisini önlemek için ne gibi araçlara sahip olduğunu değerlendirip halka açıklamalı ve uygulamaya başlamalıdır.

Bankaların bankası olduğunu anımsayıp hepsinin de durumunu değerlendirdiğini ve şoklara hazır olmak için gerekenleri yaptıklarını veya yapmadıklarını açıklamak merkez bankasının sorumluluğundadır.

Açıklama bekliyoruz. Hazırdırlar deyip geçiştirilecek bir ortam yoktur. Türkiye’de bankaların durumu incelenmekte veya incelenir gibi yapılmaktadır ama ayni zamanda uluslararası kuruluşlar da raporlarında uluslararası sermaye için raporlar yayımlamaktadır.

Bizim neyimiz eksik ki Türkiye ekonomisi için alarmlar verilirken dikkatle incelendiği haberleri duymuyoruz. Oradaki rüzgar bizde fırtına demektir. Meclis ise bütçe görüşüyor ama şimdiden fiyat artışlarıyla sakatlanmış bir bütçeyi görüşüyor.

Meclis sormuyor ama halk kulağını açtı soruyor. Basında da sivil toplumun endişeleri haber oluyor.

saygılarmızla

Trafikte yine canlar yitti yandı – Alpay Durduran

Demokrasi kuşkusuz en iyi ve insan onuruna uygun rejimdir. Ama dış dünyaya karşı hoş görünmek için içine sindirmeden demokrasiye razı olanların kurduğu rejimler demokrasi olamıyor.

Ülkemizde de demokrasinin en önemli organı olan demokratik bir anayasalı rejimin meclisi yoksa demokrasi çalışmaz. Demokrasiden beklenen halkın uyanık bekçiliği görülmez ve yararı az olur.

Nitekim bağrımız yanık dinlediğimiz haberlerde yine bir trafik kazasında canlar yitti, canlar yandı ama mecliste alınmamış önle3mlerin hesabı görülemedi. Demokrasi olsaydı komitede yer yerinden oynar ve bilgi dolu konuşmalar izlenirdi.

Onun yerine trafikte tıkanıklığın giderilmesi için eski bir bakanın kabul edilmeyen önerilerini dinledik ancak kabul etmeyenin Türkiye olduğunu da belirttiğini öğrendik. Uzaktan kumandalı bir ülkede halkın uyanık bekçiliğinin ilk başlayacağı yer olması gereken mecliste sadece sızlanmaları dinleyeceğimiz belli değil mi? Nitekim komitede de o eski bakana polemik yapan birisi muamelesi çekilmekten başka bir sonucu doğurmadı.

Eski maliye bakanı da iyice çalışarak üç yılımızı bağladığımız TC protokolünün havada kaldığını anlattı. Uzaktan kumandanın havada kalacağı yaşanarak görülmedi mi? Eski başbakan imzalayın, her imzaladığımızı uygulamadığımızı öğrenmediniz mi demedi mi?

Demokrasinin yararı ancak halkın iradesinin yansıdığı bir rejim olduğu zaman görülür. Bu da sadece seçmek demek değildir. Bunu bilmeyen kaldı mı? Meclis bile kendinin seçildiği seçimlerin sonucunun Türkiye’den müdahalelerle oluştuğunu, artarda iki seçimi araştırması sonucu saptayıp ilan etmedi mi idi? O zamanda bugüne değişen bir şey oldu mu? Demokrasinin halk iradesinin tecelligâhı olması gerekli meclisin hali budur.

Meclis geçen hazırlanan bu yıl bütçesinde bakanların makam arabalarının kararını eski maliye bakanının kararlaştırdığı iddiası ile sarsılmıştı. Açıklamalar bütçedeki kalemlerin meclisin bilgisine getirilmesinde sakatlıkların olduğunu göstermişti. Halkın tepkisinin bir yansıması olsa bu yıl bütçe kalemlerindeki açıklama bölümünde yeterli bilgilerin olduğunu görmemiz gerekirdi. Öyle mi oldu? Tam tersine bu yıl kalemlerde açıklamam artışı olmadı. Bütçeyi eskiden kalın bir gerekçe ile sunarlardı. Reform deyip onu da kuşa çevirdiler. Gerekçede eskilerin alıştığı mali ve ekonomik bilgiler de verilmez oldu.

Kompüter devrinin Power Point oyunları ile süslenmiş boş sözlerle geçiştirildi. Ada ülkesi olarak döviz dengeleri içeren dış ödemeler dengesinin izlenmesini halkı olarak önemseyen politika sonucu değerli bilgiler verilirdi, hiç bilgi vermeme devrine geçildi.

İleri değil geri gidiş sürüyor. Zaten uzun vadeli plan terkedildi. Üç yıllık TC protokolleri onun yerini aldı. Anayasa çiğnendi. Sosyal ekonomik konsey toplanmadı. Toplanmasını isteyen de kalmadı. Yıllık program önce çıkmalı iken bütçe önce çıktı. DPÖ’ye kulak asan kalmadı.

Halk bunu mu ister? Meclisi seçti, özellikle bütçeyi yapsın ve denetlesin diye ama meclis karanlıkta bırakıldı. Meclisten de istek görülmedi. Durumu sineye çekti. Halk bunu anlamasın teşhis etmedin diye popülistler imajlar yaratarak köşe kapmacayla oy peşinde koşuyor.

Trafikte canlar yanarken hiçbir önlem alınmayacağını bilmek kahredici bir şey. Arabasını muayene ettirip yapılmayan muayene harçlarıyla bu yoz yönetimin değirmenine su taşıyan insanlarımız, 20 000 aracın kaçak dolaştığını öğreniyor, aracını muayene için polis şubesine gittiğinde muayenenin tam yapılamadığını aygıtların bozuk olduğunu görüyor ve acı bir şekilde özel kurumların elindeki egzoz muayenesinin de gerçekten muayene olmadığını izliyor. Mecliste de bu harçların nereye gittiğini bile öğrenemiyor. Çünkü meclise bile bilgi verilmiyor.

Ne olduğunu bilmediği bütçede uygulamayı izleme görevi de meclise verilmediği için yılsonunda onay verdiği bütçenin başına ne geldiğini öğrenemez ve yüzde yirmi otuz kadar değişikliği sonra görür. Kalemler arasında aktarmalar ve eklemeleri de yapıldıktan sonra onaylamaktan utanmaz. Bütçede olmayan ödeme yapmak suçtur diye bütçede olan madde de on yıl önce kaldırıldı. Onun yerine bir yasa kondu ama orada böyle bir kurala yer verilmedi.

Demokrasi sakat, emir dışardan olduktan sonra çare de bulunamıyor.

Artık uyanıp harekete geçme zamanı gelsin!

Sol veya muhalefet birleşsin diyenler izlesinler – Alpay Durduran

Geriliğe batmış ülkelerde görülen büyük mücadele partilerinin birlikte mücadele çağrıları ve halkın birleşin çağrıları en yüksek perdeden duyulur. Ama bir türlü birleşemezler. Onun için nedeni olduğunu ve bunun yapısal olduğunu kabul etmemiz gerekir.

Şimdi önümüzde bunu güzel bir örneği duruyor. TDP çatladı deniliyor. Çatladı mı seçim şansını artıramadığı için mi içinden bölündü diye düşünün. Ne olduğunu anlamak için etraflarına topladıkları insanlara ve siyasal görüşlerine bakacaksınız ama orada kalmayın. Siyasi tartışmalarına bakın. Somut olarak ne fark görüyorsanız kaydedin. yeterli bilgi bulamıyorsanız eleştiri konularına bakın.

Ülkemizdeki siyasi fecaatin büyüklüğünü anlayabilirsiniz. Tabii siyasetin arkasındaki güçle yürüyebildiğini aklınızdan çıkarmadan düşünün.

Seçilirseniz bir fırsattır ama sonra arkanız bilinçli destekle sürmezse sizi bir sallarlar gidersiniz.

TDP’de çatışanlar meclis çalışmalarıyla da kendilerini halka anlatma fırsatı bulurlar diye bilinir ama neden geri ülkelerde meclisteki muhalefet partilerinin içinden belli konularda sivrileceği haberlerle tanınmış kimseler ortaya çıkmaz veya çok az çıkar. Neden yönetimde reform veya ekonomik politikalar gibi önemli konularda kimsenin itibar kazanmasının örnekleri görülmez. Çünkü meclis işlevleri güdüktür ve meclis hükümetin emrine girmiştir. Milletvekili hiçbir yardım almadan tek başına hem bilgi toplayacak hem de çözümlerini çok çeşitli mevzuat içinden arayıp bulup karmaşa yaratmadan ifade edecektir ama ona ne meclis personeli ne de tüm devlet bürokrasisinden yardım edilmesi gerekirken hükümet engeller. Yardım etmekle görevli olması gerekirken takoz koyar.

TDP mecliste bir atılım yapmak istedi ve sendikalı işçi çalıştırmayı yasaklamayı öngören yasa önerisi sundu. Ancak mecliste sendikacılığa yardımcı olan aidatın devlet yardımı ile toplanmasını bile kaldırmayı öngören paketi onaylayanlar çoğunlukta idi. Doğaldır ki akim kaldı. Ancak bu girişim anayasaya da sendikacılık tarihine de ters bir girişimdi. Kimseyi bir sendikaya girmeye veya çıkmaya zorlayamasın emri vardır. Tarihte de böyle kararların ülkede yalnız sarı sendikaların güçlenmesine yaradığı görülmüştür. Güneydeki parti AKEL böyle bir emre karşı çıkarken bunu güzelce açıklamıştı. Genç TDP’li ne yazık ki bunu duymamış olmalı ama diğerleri de bunu duymamış ve Sovyet modeli sarı sendikaları izlememiş gibi davrandılar.

Meclis milletvekillerine Avrupa Konseyi’nin standardında hizmet verebilse idi hepsi de önerileri hakkında ilgili kuralları ve geçmişi az çok devletten öğrenebilirlerdi.

Meclis komiteleri bir önergeyi önce anayasal uygunluk denetiminden geçirmekle işe başlar diyen meclisin kendi yasasını olsun onlara hatırlatan biri bulunurdu. Doğaldık ki komite memurlarının görev şedülü (cetveli) olurdu ve ona göre komiteye gider gitmez komite memuru İçtüzük’ü uygulayarak kimseyi bir örgüte üye olmaya veya çıkmaya zorlayamazsın diye uyarırdı.

Milletvekili yalnız ve yardımsız bırakılamaz; öyle şey olmaz! Onun için mebusları hep uyarırım. İçtüzüğü değiştirin ve demokratik meclis standardında yetki ve olanakları elde edin yoksa kimseye çalıştığınızı bile gösteremezsiniz, tanınmasınız ve hatalar yaparsınız.

Şimdi Sayıştay’ın bir belediye ilgili raporu komitede ele alındı ve onaylandı haberi var. Onaylandı ne demek? Sayıştay raporun sahibi ve okuyup tamam mı dediler ki! Sayıştay bulgularını meclise gönderdi ve bakın içinde bulgularımız var gereğini düşünün dedi. Meclis düşüneyim ve yerine getireyim mi dedi?

O komitede olan milletvekili gereğinin yerine getirilmesinden birinci derecede sorumludur ama mecliste Sayıştay komitesine raporlarını izleme yetkisi verilmemiştir. İzleme yok milletvekili de seyircidir. Halk da bunların hepsi umursamaz diye düşünür.

Daha çok sakatlık var ve mebus kendini lüzumsuz hisseder. Halk ne yapsın.

TDP’li mebus ancak gündem dışı konuşmalarla duyurmaya çalışacak ve yerini işaretleyecek yoksa ancak gerçek milletvekilliği yetki ve olanaklarına kavuşursa işin içinde yer bulacak. Onun için ek olarak meclisi de hükümetin emrine değil emrinin altına yerleştirmesi gerek.

İmdi bütçe görüşülüyor. Eskiden hiç değilse bir bütçe raporu bir harcamaların yapılacağı kalemlerde açıklamalar bölümünde az çok ciddi bilgiler vardı. Mebus da onlardan yararlanarak görüş oluşturur ve eleştirirdi. Şimdiki bütçenin raporu ise azala azala bir sayfaya indi. Harcama açıklamaları da yok oldu. Milletvekiline bilgi vermek bağlanmak anlamına da geldiği için ortadan kayboldu. Allı pullu sunuş konuşmasında hiçbir şey anlatmayan sunuş konuşmasını da CTP’li maliye bakanı yapmıştı. Sonrada öteki CTP’li maliye bakanı makam arabalarının yenilenmesini bütçeye o koydu suçlamasına maruz kaldı ama uyanıp bu kez bilgileri meclise sunmayı zorunlu kılacak biüçe reformu isteği yapmadılar.

Sistem değiştirme isteyenleri bile desteci yapacak kadar yerleşti. Muhalefete iken eleştiren iktidarda uyur sözü halk deyimi gibi yerleşti. Zaten kim gelse fark etmez düşüncesi yerleşti.

Bu koşullarda TDP veya TKP düşünce üretirdi bunlar yapamıyor diye açıklamasını yapmadan konuşmak anlamsızdır. Tek becerdikleri TDP’nin gündem oluşturamadığı ve değişmesi gerektiğidir. Açıklama ise iddiayı desteklemez. Nitekim ayrılmaya kalkanlar herkese davetiye çıkararak parti olmanın anlamını reddetmektedirler. Parti herkesin gireceği yer olsaydı adı parti olmazdı. Parti parça kelimesinden çıktı. Tüm değil parti olmayı başından benimsemeyenler parti olmazlar. İmaj taratmak için söylenen laflarla kof küme yaratırlar. Elbette partiler tüm ülkeye, halka ve dünyaya hizmet iddiasındadırlar ama siyasal nitelikleri ile bunu sağlarlar. Niteliklerine uygun üyelerle oluşmamışlarsa karmaşa içine düşerler. Siyasete ise tutarlılık esastır. Önlemler birbirini desteklemelidir yoksa birbirinin etkisi yok ederler.

Sınıf partileri, emeğin partileri, kapitalin partileri, muhafazakârlar, yeşiller ve liberaller diye parçalar parti olurlar.

Bunların tek söyleyebildikleri seçilme şansını elde edemediler, çekilsinler biz artırırız anlamındadır.

Sorun ortaktır. Bu sistem demokratik parlamentosuz göstermelik bir rejimdir ve Türkiye’nin güdümünde yani emrinde kolay yönetilecek olduğu için süren bir sistemdir.