AKP “Atatürk Tabusu”nu Sürdürmezlik Edebilir mi? – Ertuğrul KÜRKÇÜ – BİA-NET

69

Karşıtlarınca, “Atatürk Devrimleri”nin yeminli düşmanı sayılan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti bugün bütün devlet kuruluşlarında okulda, kışlada, devlet dairesinde, üniversitede, hastanede, halk kültür merkezlerinde, TRT radyo ve televizyonlarında rejimin merkezi işlevlerinden birini, “Atatürk tabusu”nu yeniden üretme görevini aksatmadan yerine getiriyor. Bu bir “takıyye” mi yoksa?

Öyle olmadığını düşünüyorum.

Tabu nereden doğuyor

Tabu çok eski kültürlerden bugüne gelen, varlığı mutlaka sınıflı toplumun mevcudiyetini gerektirmeyen, insanın doğa karşısındaki aczinden üreyen, ama daha sonraki devirlerde, insanın kendini büyük güçler karşısında aciz hissettiği bütün durumlar içinde de kendisini yeniden üreten, doğa toplum ilişkilerinin ve kökenindeki kabullerin ötesine geçen, onların tamamını birden örten, onlar karşısında üstünlüğü tartışmasız kabul edilen, en genel anlamıyla, her hangi bir yazılı yasaya dayanmaksızın uyulması toplumun bütün üyelerinden beklenen; yasak, düşünülmesi, yapılması, akıldan bile geçirilmesi yasak olan edimler…

Polinezya yerlilerinin dilinde aşılması yasak anlamına gelen “tapu” kökeninden geliyor. Daha sonra batılı gezginlerin ziyaretleri, o kültürlerle teması sonucunda batı dillerine oradan da bize geçen bir kavram.

Tabular bir yandan var olan egemenlik ilişkileri bağlamında ilişilmesi yasaklanan durumlar, anlayışlar, şahıslar ya da davranışlarla ilgili olsa bile bir alt kültür tabusundan da söz etmek mümkün… Ancak, Türkiye’de kimi radikal İslamî kesimlerde onun hakkında olumlu bir şey söylenmesi ya da eleştirel olmayan bir değerlendirme yapılmasının yasak olduğu bir Atatürk tabusu da var.

Toplumsal kültürümüz içerisinde hem hâkimiyeti pekiştiren hem de muhalefetin belli kesimlerine bir norm kazandıran bir “Atatürk tabusu”ndan da söz edilebilir. AKP’nin tabusu birincisi.

Bir modern tabu

Atatürk tabusu tamamen modern, kendine özgü, önceden var olanlara benzemeyen bir şey, doğrudan doğruya bir iktidar pratiğinin, devlet pratiğinin ürünü. Aslında kahramanlara tapınmak, kahramanları yüceltmek çok eski kökleri olan şeyler.

Eski Grekçe’de “Apotheosis” denilen, bir kahramanın bir savaştan başarıyla çıkması veya bir büyük felaketin önlenmesindeki gayretleri ya da büyük bir derde çare bulduğu varsayımına atfen yüceltilmesi bilinen bir şey. Fakat bu bir devlet pratiği olmayabilir her zaman ve doğrudan doğruya modernlikle koşullanmış olmayan ve bir tek kişiyle başlayıp biten bir anlatı çevresinde dönen bir davranış.

“Atatürk tabusu” dediğimiz şey ise, kişi olarak Mustafa Kemal’in hayatta olmasını şart koşan bir şey olmadığı gibi, onu önceleyen devlet pratiğinin bir mirası da değil. Tek, tek kişiler olarak Osmanlı padişahlarının tabu denecek ölçüde yüceltildikleri bir genel pratikten söz edemiyoruz.

Hilafet’in, belki bu makamın, İslam’ın tamamını kendi şahsında temsil eden bir kişi olarak sultandan ziyade, onu bir kurum olarak temsil eden sultanlık müessesesinin tabu olduğundan söz edebiliriz. Ama hilafetin personifikasyonundan, yani bunun bir şahsa bağlanmışlığından söz edemeyiz.

Ne şu padişah ne bu padişah, ne şu ne bu devlet adamında bu özellikleri göremeyiz. Belki bu, İslam dininin bütünlüğü açısından baktığımızda, peygamberin kendisi için söylenebilir ama o sultanlar peygamberliği devralmış değiller, o tabudan o şekilde istifade etmiyorlar. Kendi güçlerini o şekilde üretmiyorlar. Gelenekte bu mevcut değil.

Daha çok batının kurtarıcı önderler geleneğinden devralınan, bir şekilde kahraman yüceltme, kişiye tapınma kültürüyle de beslenen ama bence doğrudan doğruya Türk cumhuriyetçiliğinin imalatı olan bir tabudan söz ediyoruz.

Eşitler arasında birinci

1925’e gelinceye kadar Mustafa Kemal’in kendisini gerek “inkılâpçı kadro” içerisinde, gerek Osmanlı imparatorluğundaki muhalif subaylar kitlesi içerisinde ötekilerden ayırt eden herhangi bir yanı yok. O tarihlerde kendisine atfedilen her hangi bir olağanüstü büyüklüğü, diğerlerinden ayırt eden bir başarısı, çağdaşlarınca dillendirilmiyor.

Kurtuluş savaşı yıllarında o da ötekiler gibi otoritesi ve tarz-ı siyaseti, gerek mücadele arkadaşları, gerek muhaliflerince tartışılan, sorgulanan bir insan.

Örneğin 1922’de hem meclis başkanlığını hem ordunun komutanlığını bir arada üstlenmeye kalktığında karşılaştığı çok ciddi muhalefete baktığımız zaman göreceğimiz şey bir tabu kişiliğin karşılaşabileceğinden çok başka. Bu belki de daha sonra bir tabu haline gelmenin doğrudan doğruya bir devletin tüm gücünü, bir devletin iktidar pratiğini gereksindiğini anlamamızı sağlayan tersine bir örnek.

Bir bütün olarak bakıldığında daha sonra resmi ideolojinin, resmi öğretinin ya da resmi tarihin bize anlattığının aksine 1920’lerin başlarında Mustafa Kemal’in müstakbel Türk Devletinin başına geçecek kişi olduğu verili ya da bir “kader çizgisi” olarak belirmiş değil. Kendisine eşdeğer asker ve sivil rakipleri var. Kazım Karabekir ve Fevzi Çakmak askeri güç sahipliği açısından ondan çok daha kudretli komutanlar.

Biri -Çakmak- bütün silahlı kuvvetlerin komutanı, öteki Doğu Cephesinin komutanı, Batı cephesinin komutanı İsmet Paşa da benzer bir otoriteye sahip, aşağı yukarı birbirine eşit insanların birbirinden farklı işlevler yürüterek sürdürdüğü bir mücadeleden söz ediyoruz.

Tarihin eşitsiz gelişmesi yasası işler, eşitler arasında biri daha öne doğru çıkar, tarihsel, siyasi koşullar, toplumsal ilişkiler, konjonktür, bunların hepsi bir arada çalışır ve biri daha fazla temayüz eder, daha fazla duruma hâkim olur ve onu başkalarından önde görürüz. Zaten pratikte ispatlanmış olan bu yetke ona giderek artan bir otorite sağlayabilir.

Fakat bunlar hala bir tabu meydan getirmeye yetmez. Çünkü hâkimiyet sisteminin onun etrafında kurulduğunu söylememiz için henüz hiçbir yeterli şart yoktur. Sadece nüfuz, üstünlük, söz hakkı, önderlik hakkından söz edebiliriz. Daha sonra resmi tarih tarafından cilalanmış olması bir yana, zaten hayatın hakikati de böyle ilerlediği için bütün bunlar olabilmiştir.

1925’e gelinceye kadar hem parlamentonun kendisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) üyelerinin kökenleri ve aidiyetleri bakımından çoğulcu bir yapıya sahiptir; hem de TBMM’de birden çok grup vardır.

Muhaliflerin kendi sözlerini sakınmadan söyleyebildikleri, kendi itirazlarına uygun bir hareket tarzı talep ettikleri, hatta savaşın gidişatının öyle değil böyle olması gerektiğine dair tezlerini dayattıkları, yerel kuvvetlerin kendilerini güçleri nispetinde ifade ettikleri genel bir durumdan söz edebiliriz.

Tabuya doğru

Savaşın kazanılması, Cumhuriyetin ilan edilmesi, yeni düzenin kurulmaya başlamasıyla birlikte rejimin şahsiyeti etrafında kurgulanabileceği bir özel durum olarak Mustafa Kemal’in liderliği sadece kendisince değil aynı zamanda etrafındaki kadro tarafından topluma ve siyasete empoze edilme zorunluluğuna tabulaştırma süreci eşlik ediyor.

Muhalefet büyük ölçüde saf dışı edilince doğruluk ve meşruiyetinin biricik kaynağı kendi hakkındaki kendi fikri olan bir kadronun giderek artan üstünlüğünün; siyaseti, ticareti, yani iktisadi hayatı, askeriyeyi, eğitimi, reformları kendi bildiği gibi götüren bir heyetin yanılmazlığının garantisi onun yanılmaz bir kişi tarafından yönlendirilmekte olduğunun bütün topluma kabul ettirilmesi olacaktır.

Bunun için de Mustafa Kemal Paşa’dan daha uygun bir şahsiyet olamaz: Muzaffer orduların başkomutanıdır. Siyasi heyetin en parlak kişisidir. Onunkiyle rekabet eden başka bir anlatı da yoktur. Ve bütün hikâye bu öğretinin, anlatının etrafında kurulacaktır.

Gene de Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’in başına yükselmesinden sonraki bütün dönem onun sağlığı boyunca henüz kişi putlaştırılmasından daha fazla bir şey ifade etmeyebilir. Kişi putlaştırma öncelikle “büyük bir kişi”nin hayatta olmasını öngerektiriyor. O mevcut olacak ki etrafında kurulan ilişkiler, onun şahsından kaynaklanan kimi söz ve davranışlar, kimi siyaset pratikleri bir yapıştırıcı gibi onun hayatı etrafında tutulabilsin.

Bu kişi putlaştırılmasına maruz kalan ya da kendisi kişi putlaştırması konusu olan tarihteki tek kişinin Mustafa Kemal olmadığı, bunun pek çok başka örneklerinin olduğu apaçık. ABD’nin Britanya sömürgeciliğine karşı savaşına önderlik eden siyaset ve devlet adamı George Washington, İtalyan Birliği’nin kurucusu Guisseppe Garibaldi daha yakın örneklerden Çin Devrimi’nin önderi Mao Zedong…

Ama, demokratik dönüşümler çoğaldıkça, süreçte bir kişinin ya da bir kahramanın gücü ve etkisine bağlı sayılmayacak pek çok faktörün etken olduğu anlaşılınca, bütün bunlar bilim ve politika tarafından ortaya çıkarılınca bu etki zayıflar, yavaşlar.

Mustafa Kemal’in ölümüyse “Atatürk tabusu”nun bir rejim aygıtı olarak kurulabilmesinin asıl imkanıydı. Son derece zayıf ve kırılgan bir toplumsal temel üzerinde yükselen tek parti rejiminin, kadrolarını ve siyasi takipçilerini bir arada tutabileceği, rejimin her kararının ve eyleminin yanılmazlığına atfedileceği bir kişiliğin tabu düzeyine yükseltilmesi bir rejim gerekliliği olarak devletin ideolojik ve idari aygıtlarıyla beslenerek gerçekleşti.

Sadece bir kahramanlık kültü ya da kişiye tapınmadan değil, aynı zamanda kendisini izleyen bütün siyasi dönemlerin ve siyasal rejimlerin evetler ve hayırlar, yapılacaklar ve yapılmayacaklar listesini belirleyen ve bunlara karşı muhalefet ya da itirazlarının daima bir kişinin kutsallığına atfen yasaklandığı, gerçekleştiği veya onaylandığı bir yeni durumdan söz ediyoruz.

Tabunun ardındaki çelişkili ittifak

Mustafa Kemal’in Türkiye’nin “biricik kurtarıcı”sı olduğuna dair bir edebiyat, “kahramanlık edebiyatı” olarak tolere edebilir bir şeydir. Ama eğer bir siyasi partinin politik programını yazmak söz konusu olduğunda işe yasal olarak, programınızın başına “Atatürk ilkelerine uygun” olduğunu yazarak başlamanız gerekiyorsa; “Atatürk ilke ve inkılâpları” aynı zamanda sizin anayasanızın bir parçası haline gelmişse o zaman bir kahramanlık övgüsünden, kişi kültünden çok daha fazla bir şeyle karşı karşıyasınız demektir.

Atatürk, dünyada herhalde kendisine yönelecek olan eleştiri dozunun ne olması gerektiği bir yasayla tanımlanan tek kişidir. Başka pek çok yerde de, evet, “kurucu babalar”ın aşağılanması, sertçe eleştirilmesi hoş karşılanmaz. İdeolojik aygıtlar devreye girerek eleştiriyi bastırmaya çalışır ama Mustafa Kemal Atatürk’ün, kendisine yönelik eleştirinin belli bir haddi geçmesinden sonra ceza yasası sınırları içerisine gireceği kayıt altına alan, kişiye özel bir kanunla korunan tek kişi olduğu söylenebilir.

Hayattan ayrılmasından 72 yıl sonra bile onu ve “ilkeler”ini koruyan bir anayasa ve yasalar dizisiyle ve egemenlik sürecinin şahsiyeti etrafında şekillendiği ilginç bir politik pratikle karşı karşıyayız. Bu, Stalin döneminde Sovyetler Birliği’nde gördüğümüz kişi tapıncından farklı bir şey. Stalin 1953’te öldü. Sadece üç yıl sonra 1956’da Sovyetler Birliği Komünist Partisinin 20. kongresinde Stalin kültü bir anda yerle bir edildi ve Sovyetler Birliği başka bir mecraya girdi. Bunu yapmak, Sovyetler Birliğinde bir devrim ya da darbeyi gerektirmedi. Komünist Partisi fikrini değiştirince hâkim fikir değişmiş oldu, bu kadar!

Türkiye’de Mustafa Kemal’le ilgili resmi doktrinin AKP’nin 8 yılıllık tek parti iktidarından sonra da, bu kadar kolay, rahat, basit biçimde değiştirilebileceğini düşünmüyorum: Ne kadar paradoksal tınlasa da Mustafa Kemal Atatürk’ün siyasi rakibi ya da ideolojik karşıtıymış gibi görülen Adalet ve Kalkınma Partisi’nin, Fettullah Gülen ve cemaatinin, İslamcı radikallerden farklı olarak bu tabunun orada durmasına tıpkı ona tapınan karşıtları kadar ihtiyacı olabilir.

Bu, Demokrat Parti’nin güçlü ve yığınsal bir muhalefet hareketi üzerinde yükselerek Cumhuriyet Halk Partisi iktidarına ve tek parti rejimine son vermesine karşın “Atatürk’ün hatırasına alenen hakaret eden veya söven kimse”leri hapisle cezalandıran yasayı çıkartmaksızın edememesine benzer nedenlerle ilgilidir.

Yasa Demokrat Parti (DP) hükümetince 1950’lerde çıkarılmıştı. Kendileri de var olan oligarşinin, yönetici seçkinlerin bir parçası olan DP liderleri bir önceki dönemin eleştirisine nispeten kapı aralanınca ortaya çıkan -vandalizme varacak kadar- sert eleştiri ve saldırılar karşısında, Atatürk’ten çok, kendilerini korumak, beklemedikleri ve istemedikleri bir oligarşi içi çatışmadan sakınmak için sözle, yazıyla, başka yollarla, “onun aziz hatırasını” gözden düşüren, onu “alenen aşağılayan”ları cezalandırmayı seçmişlerdi.

2002’den bu yana süregiden “Atatürkçü olmayan” tek parti hükümeti pratiği de görüldüğü gibi bu tabuyu zayıflatmıyor. Tersine o iktidar da kendi meşrutiyetini kurarken bu tabuya müracaat ihtiyacı duyuyor. Çünkü onun iktidarı var olan egemenliği tehdit etmiyor, o egemenlik sisteminin bir parçası olmak istiyor. Kendi tabusunu onunkinin yanına ekliyor. Din ile Atatürk tabusu bir arada şimdi daha kuvvetli bir hâkimiyet pratiği meydana getiriyor.

Atatürkçüler’e “takıyye” gibi görünen, ilk bakışta paradoksal olduğu izlenimini uyandıran bu durum doğrudan doğruya Kemalist devrimin en büyük zaafıyla, daha doğduğu an onu muhafazakârlığın ve gericiliğin kucağına iten şeyle, bütün modernleşme iddialarına karşın büyük toprak mülkiyetinin muhafazasını ve ticaret erbabıyla dayanışmayı dayatan sınıfsal ittifak temeliyle bağlı.

Büyük toprak ve aşiret mülkiyetinin korunması öte yandan Cumhuriyet doğduğu günden bugüne Kürt halkını Türk rejimine bağlayacak yerel liderlerin rızasını kazanmanın da maddi temeli.

Atatürk’ün ölümünden 78 yıl sonra Tayyip Erdoğan’ın İslamcı Adalet ve Kalkınma Partisi işte bu sınıfsal ittifak temeli üzerinde yükselen, geleneksel mülk sahipliğinin ve onun içinden türeyen sermaye hakimiyetinin koruyucu kabuğu Türkiye Cumhuriyeti’nin yalnızca dualarla ayakta kalamayacağını karşıtlarından çok daha iyi biliyor.

Bu çelişkili ittifakı dünyevi tehditlere karşı sarıp sarmalayacak, onu küresel rekabette ileri taşıyacak manevi değerini koruduğu sürece “Atatürk tabusu”nun Tayyip Erdoğan ve hükümetlerince korunmaya devam etmesine şaşmak için hiç bir neden yok…