Ağustos 2012; YKP-Gençlik Anti-militarizm tartışma notları: Militarizm nedir?

119

Militarizm nedir dendiğinde herkesin ilk aklına gelen asker ve ordudur, ancak yalnızca bunlardan ibaret değildir. Militarizm askeri ve ordu tavrının bir kültür olarak benimsenip hayata yayılmasıdır. Bunu besleyen ise ulus devlet yapısıdır. Ulus devletin sınırlarını korunması gerekliliği ve bunun yarattığı korku kültürü orduyu meşrulaştırır. Aslında militarizmin en önemli özelliği korku nedeniyle dokunulmaz olmasıdır: insanlar korkar ve ona boyun eğerler ve bu ilişki içinde devlet bireyleri itaatkâr yapar, itaat etmediğinde ise şiddet uygular.

Günlük yaşamımızda bu kültür okullara yayılır, milli güvenlik derleri ile iyi’ bir yurttaş olma ve ordunun ‘yararları’ öğretilir.  20 Temmuz, 30 Ağustos, 29 Ekim ve 15 Kasım’da olmak üzere, sanki yeni bir şeymiş gibi, buna ihtiyaç varmış gibi provaları da yapıldığından, 8 kere binlerce askerler yürütülür, onlarca tanklar geçirilir, savaş uçakları uçurulur Lefkoşa’da.

Militarizmin bir diğer önemli özelliği ise kendini gizleyebilmesi ve kutsallaştırmasıdır.  Lev Tolstoy 1905 yılında askerlik hizmetini en kötü kölelik biçimi olarak nitelendirerek şöyle demişti:

“Avrupa’daki iktidar odakları zorunlu askerlik hizmetini hiç itirazsız kabul ettiler; oysaki kölelikti bu, hem de eski dönemlerdeki kölelik koşullarıyla kıyas kabul etmez bir yozlaşma ve irade kaybı söz konusuydu.” (Tolstoy 1990 [1905], 41).

Bu sözler yüzyıl sonra halen daha radikal bir duruşu simgeliyor. Bu, militarizmin geçtiğimiz yüzyıl boyunca kutsal olarak kabullendirildiği, büyük oranla normalleştirildiği ve yeterince tartışılmadığını gözler önüne seriyor.

Militarizme karşı duruş ise anti-militarizm reaksiyonunu, eylemini ortaya çıkardı. Bu gün anti-militarizm tavrı, militarizme karşı gelme ortadan kaldırma tavrıdır.

Anti-militarizm militarizmi deşifre etme, gözler önüne serme halidir. Örneğin, her yıl yapılan Askersiz Lefkoşa eyleminde sadece Lefkoşa’daki yoğun ancak zaman içerisinde normalleştirilmiş olan askeri varlığa vurgu yapılır, insanların gözleri önüne serilir ve insana ve yaşama dokunan bir yerden, bunun mümküniyatı da gösterilerek, Lefkoşa’nın askersizleştirme talebi yapılır. Hem bir yerde militarist yapılanma deşifre edilir, normalleştirilmemesi için çaba gösterilir, diğer yandan askersizleştirmenin bölge halkları için olabilecek olan kazanımları dile getirilir, yani militarizmin varlığının yanı sıra bedeli de deşifre edilir ve ayrıca askersizleştirmenin mümkün olduğu da gözler önüne serilir (ilk etapta 40,000 Türk askeri ya da tüm ordular dışarı demek, ki denmelidir, halk nezlinde imkânsız görülebilinir, ancak Lefkoşa’daki tüm orduların planlı ve kademeli bir şekilde çekilmesi çok daha somut ve yapılabilinir bir talep olarak duyulur).  Bir diğer örnek olarak Anti-Militarist Barış Harekâtı verilecek olursa, bu etkinlikte yıllarca ‘işgal’ kelimesinin söylenmesinin çekinceli olduğu bir coğrafyada birçok kesimden katılımla bu haykırıldı, yani işgal durumu, militarizmin varlığı gözler önüne serildi, sloganlaştırıldı, konuşuldu…

Vicdani ret mücadelesi ise hem anti-militarist duruşun içerisinde, hem de dışarısında yer alabilmekte. YKP Gençlik olarak bizler bunu anti-militarist mücadele içinde yürütüyoruz.

Militarizm, kitlelere itaatkârlığı aşılar ve onları bir emir-komuta toplumunun buyruklarına göre koşullandır. Örneğin askerde seni yürütür, seni otomatikleştirir, kendine yabancılaştırır, emre itaat etmeyi öğrendir. Aslında o sese itaat etmeyi öğrenin, çıkınca patron emir verince itaat eden.

Militarizm insana baktığında savaşçı insan ister, bu heteroseksüel erkektir, bir de onu doğuran, bakan, besleyen olarak kurguladığı heteroseksüel kadın ister. Engelli bir birey ya da LGBTTK (Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Transseksüel, Kuir) bireyler ise militarizmin, savaşçı erkek ve onu doğuran, bakan, besleyen kadın kalıplarına sığmaz. Örneğin Nazi Almanya’sında 1933–45 yılları arasında 100,000 kişinin eşcinsel olduğu gerekçesiyle tutuklandığı ve bunların yaklaşık 5,000 ve 15,000 arasındaki bir sayıda kişinin toplama kamplarında öldürüldüğü söylenmekte; benzer olarak, 1939–45 yıları arasında 200,000 ve 250,000 arasındaki sayıda engelli bireyin öldürüldüğü söylenmektedir. Bu nedenle Engelli bireylerin mücadelesi ve LGBTTK hareketleri özünde anti-militarist mücadelelerdir de.

 

Neden anti-militarist bir mücadele?

Anti-militarist mücadele, YKP-Gençlik olarak bütünlüklü mücadelemizde önemli bir yer tutuyor. Bunun nedeni bu coğrafyada birçok alandaki mücadelemizde, kaldırdığımız birçok taşın altında askerin, ordunun bir koluyla karşılaşmış olmamız. Militarist kurumların önemli ve güçlü addedilmeleri ve gizlenebilmeleri, bireylerin onlarla uğraşamayacakları algısını aşılamakta. Biz insanlara şunu söylüyoruz: militarist bir yapı var ve bu yapı senin sorunlarını çözme önünde engel teşkil ediyor.

Özellikle de vicdani ret mücadelesi ile beraber bu kutsallık algısını bir nebze aşındırmayı başardık. Daha önceleri hem insanlar askerden korkarlardı hem de zorunlu askerlik hizmetini yerine getirmekten kaçarlardı. Bu gün bunun bir hak olduğunu söylüyoruz.

Anti-militarizmi, rejime karşı, bu güne dair, yeni bir Kıbrıs, yeni bir Avrupa, yeni bir dünya kuracak olan aletlerimizden biri olarak görüyoruz yarın başka aletlerimiz de olabilir başka tartışmaları da yapabiliriz. Ancak tek başına anti-militarist mücadele yeterli midir sorusuna cevabımız, hayır, değil. Eğer anti-militarist mücadelemizi diğer siyasal araçlarımızla birleştirmezsek, bir yere gelip tıkanacağını biliyoruz.

Bizler Kıbrıs’ta yeni bir şeyler, bir devrim isteriz, bu nedenledir ki her yaptığımızın bu devrime nasıl katkı sağlayacağını düşünmemiz gerekir. ‘En güzelini söyleme ve bu sebeple vicdanen rahatlama’ kolaycılığından kaçınmamız gereklidir. Marx’ın söylediği gibi “Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir” biz de insanlara sadece kötü bir rejimi anlatmak değil onu en güzel şekilde değiştirmek isteriz. Yani insanların gözlerini korkutmak yerine, değişimin umudunu vermek gerekir. Değişimin mümkün olduğunu bilmek hatırlamak ve hatırlatmak gerekir. Bu gün bakıldığında yakın zamana kadar ABD’nin arka bahçesi olan, ABD’nin militer unsurları bulunan Latin Amerika’da bu gün, böyle ABD uydusu olarak bir tek Kolombiya kaldı.

Değişim mücadele ettiğimiz coğrafyada da açıkça görülebilinmektedir. 1993’de ilk vicdani ret kampanyasını yürütürken gazeteler bunun haberini dahi yayınlamaya korkarlardı, ama artık bu mücadele ana akım medyada bile yerini bulabiliyor.

Ancak, bu yaptığımız işi örgütlü mücadeleye dönüştürecek hale getirme ile ilgili eksiklerimiz hale daha mevcut. Bu nedenle bununla ilgili pratik adımları daha çok düşünebilmek gerekiyor…

 

Anti-militarist mücadele şiddetsizlik mi?

Faşizmin en büyük gücü uyguladığı şiddette değil, kendiyle mücadele edeni kendine benzetmesindedir. Militarizm de böyledir. Militarizmle militarist tutumla mücadele edildiğinde,  şiddet yeniden üretilir, yeni ancak mücadele edenin ‘militarizmi’ yaratılır. Bu nedenle şiddetin anti-militarist mücadelede, ilk etapta kullanılmaması da militarizme benzememe uğraşıdır.

Ayrıca şiddet karşısında daha büyük şiddeti üretir. Örneğin, Anti-Militarist Barış Harekâtı’nda aslında askere karşı dururken şiddetsizlik çok önemli bir yer tutar. Şöyle ki, bu etkinlikte şarkı söylemek, dans etmek yerine polisle fiziksel olarak kavga etseydik, bu militarist kültür içerisindeki korkuyu besleyecekti. Dünya’daki occupy (işgal et) hareketlerinde de izlenen yol bu idi. Polisle çatışmaksızın yürütüldü mücadelede, oradaki şiddetsizlik hali ile kendini meşrulaştırıp, yaygınlaştırabildi.

Bu nedenlerledir ki anti-militarist mücadelede, militarizmi aşındıracak zayıflatacak işler yapmayı tercih ediyoruz. Mümkün olduğu kadar, insanların korkmadan eylemlere gelebilmesi, sesini yükseltebilmesi için uğraşıyoruz.

Ancak, bizler Budist rahipler değiliz ki tamamen pasifist bir tutum belirleyelim, şiddetsizliği bir amaç haline getirelim. Biz, YKP Gençlik olarak, bu militarist düzeni reddediyoruz. Onunla aynı fiilleri gerçekleştirerek ona benzemeye karşı duruyoruz. Kendi örgütsel yapımız içerisinde de hiyerarşiyi reddediyoruz, şiddetin yeniden üretilmesine bireylerin konumlarından dolayı görüşlerini dayatmasına izin vermiyoruz. Dışarıda da anti-militarist mücadeleyi araç olarak kullanarak militarist düzeni deşifre etmeye ve değiştirmek için uğraşmaya devam ediyoruz.

Burada örnek olarak EZLN, yani Zapatistalar örneği verilebilinir. 1994 yılında, imzalanan NAFTA anlaşması ile hali hazırda açlıkla mücadele eden yerlilerin topraklarının ABD şirketlerine satılmaya başlanmasıyla EZLN silahlı direnişe geçmişti. Bu direnişle beraber hükümet, Chiapas köylerinde katliamlara başlamıştı. EZLN’in silahlı mücadelesi; bir tercih değil, var oluş mücadelesi olmuştur. Talep edilen insanca yaşama talebiydi ve şu dendi: burası bizim hegemonyamızda bir alandır, girerseniz silah kullanırız. Ancak diğer yandan da Avrupa ve dünyanın diğer kesimlerindeki sosyal hareketlerle birbirlerini besleyerek ilerlediler. Zapatistaların sivil hedefe saldırdığı ya da köylüler üzerinde herhangi bir yaptırım uyguladığı rapor edilmemiştir. En güçlü silahlarının sözlerinin olduğunu söylemekten ve militarist kültürü eleştirmekten vazgeçmediler. Militarizm konusunda SubComandante Marcos şunları demişti:

“Zapatizm toplumsal bir harekettir ve silahlı isyan hareketleri örneğinde, kazanan ya da kaybeden değil, ayak direyen olmak gerekir. Bugün önemli olan şey, çatışmaya bir çözüm bulmaktır ve biz herkesten şunu istiyoruz: kaybetmemize yardım edin. Biz bu ülkeye yeni bir istiklal marşı vermek istemiyoruz, ezbere bildiğimiz bozgunlar listesine eklenecek yeni bir kahraman daha vermek istemiyoruz. Bu anlamda artık ölüme eğilim duymuyoruz. Bir asker (kesinlikle ben de onlardan biriyim) kesinlikle saçma ve irrasyonel biridir; çünkü ikna etmek için silaha sarılma imkânı vardır. Sonuçta bir asker emir verdiğinde bunu yapar: silahların gücüyle ikna eder. Bu nedenle bizce, biz de dâhil, askerler asla yönetmemelidir; çünkü kendi fikirlerine değer kazandırmak için silaha başvuranların fikri kıttır. Bizce silahlı hareketler, her ne kadar devrimci olsalar da esasen keyfi hareketlerdir. Her koşulda, silahlı hareketlerin yapması gereken şey sorunu ortaya koymak, sonra da bir kenara çekilmektir”

Önceleri, Zapatistalar bulundukları yerel yönetimlerde belirli yüzdeliklerde yer alıyorlardı. Kendi varlıklarının demokratik bir süreci büyütmediğini söyleyerek yönetimde bulundukları alanlardan çekildiler.

Daha yakın olan Mezopotamya coğrafyasında, Kürt halkının özerklik için olan silahlı mücadelesi militarizmi bir şekilde ürettiği söylenebilir. Ancak son yıllarda siyasi hareketteki yükseliş aşikârdır ve bunun silahlı mücadele ve buna içkin olan militarizmi de dizginleyen bir yapıda olduğu görülür.

 

Anti-militarizm post modern bir düşünce midir?

Anti-militarizm, ekoloji ve feminizm gibi bu gün, kendini dinamikleri içinde gelişerek, ilk çıkış noktasından çok farklı noktalara geldi ve önemli toplumsal hareketlerin bel kemiği olmaya başladı.

Anti-militarizm, 80’lerin ortasında, siyasal alanda oluşan boşluklardan dolayı, bir nevi kimlik siyaseti olarak ortaya çıkmıştı ve o dönemde görünür olan ekolojik ve feminist hareketler gibi, kendi alanında kalmaya özen göstermekteydi, anti-militarizm bağlamında ‘yalnız savaş karşıtlığı üzerinde çalışma yürütülmekteydi’. Bu hareketler çoğu zaman ısrarla siyaset üstü olduklarını söyleyerek, belirledikleri alanlara sıkışıp, kendilerini meşrulaştırmaya çalışıyorlardı. Ancak, ‘yalnız doğa’, ‘yalnız kadın’ diyen ve kendi özgü alanlarında kalmaya özen gösteren ekolojik ve feminist hareketler ile birlikte kimlik siyasetleri diye adlandırılan bu ‘akımlar’ 2000’ler sonrası özellikle Sosyal Forumlarda, toplumsal muhalefetin yükseldiği her yerde yan yana gelmeye başladılar ve sol/sosyalist hareketler içinde erimeye başladılar. Bu hareketler belli potalar içinde eriyerek, muhalefet odakları yaratılmaya çalışıldı, onlar da solun yeni rengini veren unsurlar oldular. Kendini hem sosyalist, hem feminist, hem de ekolojist olarak tanımlayan SYRIZA buna bir örnek oluşturmaktadır.

Tam da böylesi bir noktada anti-militarizmi 80’lerdeki biçimlenim içinde düşünüp, geçmiş tartışmaları ve eleştirileri alıp, geçen yıllar hiçbir politik evrilme olmamışçasına bu güne üretmek ya bir ruh çağırma eylemidir ya da sol hareket içinde durağanlık halinin meşrulaştırılması. Oysa bizler, diyalektik materyalizmi benimseyenler, idealizm ve materyalizm arasında en önemli fark durağanlık ve hareket olduğunu biliyor ve ısrarla her şeyin değiştiğini söylüyoruz, değişmeyen tek şeyin ise değişimin kendisi olduğunu…