Kitap Eleştirisi: Babaya Mektup | Kafka – Halil Paşa

0
146

halilpasaBİR MEKTUPTU, EDEBİYATA DAHİL OLDU

“Çok sevgili baba,

Geçenlerde bir kez, senden korktuğumu öne sürmemin nedenini sormuştun. Genellikle olduğu gibi, verecek hiçbir cevap bulamadım, kısmen tam da sana karşı duyduğum bu korku yüzünden, kısmen de bu korkuyu gerekçelendirmek üzere, konuşurken toparlayabileceğimden çok daha fazla ayrıntı gerektiği için…” diye başlayıp süren hikaye tadındaki bu mektubunu, 53 sayfa sonra bitirdiğinde, edebiyata dahil bir eser olacağını tahmin etmiş miydi yazar?

Sanmıyorum…

Mektubun yazılmasının hikayesine gelince….

Franz Kafka, 1919’da dinlenmek üzere gittiği Schelesen’de, Julie Wohryzek adında bir kızla tanışıp nişanlanır. Aynı yıl kaleme aldığı Babaya Mektup, bu nişana karşı çıkan babasına, yazarın, bir mektupla cevap vermek çabasıdır.

Babasına karşı duygu ve düşüncelerini dile getirmek için kaleme aldığı bu mektubu, hiç bir zaman babasına gönderemez Kafka.

Öte yandan “Babaya Mektup”, hem Kafka’nın kendi yaşam öyküsünü, hem de döneminin toplumsal kültürüne dair ipuçlarını sunar.

Kafka mektubu yazdığı tarihte otuz altı yaşındadır ve aralarında, “Bir Savaşın Tasviri”, “Taşrada Düğün Hazırlıkları” ile “Dönüşüm” eserlerinin de yer aldığı yazılarını çoktan bitirmiştir.

MEKTUPTA, DÖNEMİN TOPLUMSAL YAŞAMINDA BABA’NIN ROLÜDÜR ANLATILAN

Mektup’unda bir oğul olarak babasına söylemek istediği ama hiçbir zaman söyleyemeyeceği konuları açar Kafka. Bu nedenle de mektup bir bakıma yazarın bir iç döküşü, kendini ifade etme tarzı, kendiyle hesaplaşması olarak da anlaşılabilir.

Aslında diğer tüm yapıtlarına yansıyan bu hüzünlü dilin şifrelerini içeren “Babaya Mektup”, Kafka’nın hayattaki mutsuzluğunun babasının otoritesinden kaynaklandığına işaret ediyor.

Kafka, “Babaya Mektup”ta, dönemin toplumsal diyalektiğini göz önüne alacak dikkatli bir okurun düşüncesinde, şu soruların tetiklenmesine yol açıyor…

Kimdir “Baba”?

Aile’nin reisi midir?

Devlet midir?

Yoksa her sözü bir buyruk olarak algılanması gereken kutsi güç atfedilmiş toplumdaki hiyerarşik örgütlenmenin ve otoritenin ta kendisi midir?

Yani Kafka’nın bu mektubunda, hem kendi babası nezdinde yaşadığı dönemin “baba” figürünü, hem de genel olarak baba’nın ne gibi bir toplumsal işleve sahip olduğunu açıklamanın peşine düştüğünü, okuru da bu konuda düşünmeye zorladığını yazmak mümkün müdür…

Sanırım mümkündür.

Baba otoritenin ta kendisidir

Baba-oğul çatışmasının, Kafka’nın yapıtlarında asıl vurgulamak istediği mesele olduğunu söylemek, Kafka’yı düz anlamıyla okumak, yazdıklarının daha derindeki sosyo-psikolojik anlamlarını fark edememek tehlikesini barındırır.

Bu nedenle Franz Kafka’nın “Babaya Mektup”u, ilk okumada, bir baba-oğul çatışması gibi görülse de, onun yazıyı felsefi gailelerle kaleme aldığını düşündüğümüzde, ancak o zaman baba oğul çatışması görünümü altında, bir güçlü ile güçsüz arasındaki ilişkinin mektuba yerleştirilmiş olduğunu fark ederiz. Kafka bu şekilde toplumda hükmeden ile hükmedilen, son tahlilde ezen ile ezilenin ilişkisinin, aslında çekirdek aileden başladığını anlatmaya mı çalışıyor?

Belki de…

Bu nedenle, okur, eserde, kanlı canlı bir baba figürü değil, ama baba figürünün temsil ettiği otoriteyi simgeleyen burjuva toplumunun kurumları arasında yerini alan bir “baba” kimliğini aradığı ölçüde, Kafka’nın da “Babaya Mektup” yazısının satır aralarında verdiği mesajları yerine ulaşmış olur.

Peki bu nedenli mümkün olmuştur?

“Baba’ya Mektup”unu 1919 yılında kaleme alındığından hareketle, aradan geçen yüzyıllık zaman diliminde çok az şeyin değişmiş olduğunu ve “baba”nın modern kapitalizmin çekirdek ailesinde otoritesini genel olarak sürdürdüğünü söylemek mümkün.

Meraklı okur, yüzyılların derinliklerinden kopup gelen alışkanlıklarını değiştirmenin, aslında “iğne ile kuyu kazamaya benzediği”nden hareketle, Kafka’nın “Babaya Mektup”unu da, “kuyu için açılan bir küçük çukur, atılan bir kürek toprak” olarak nitelemesi doğaldır.

“Zaten insanlık, böyle tarihin değişim motorunu hızlandıran, geleneği eleştiren, düşünürlere, edebiyatçılara, aydınlara, sanatçılara, zanaatkarlara, bilim adamlarına, eylemcilere ve nihayetinde devrimcilere kulak asmış ve onların yazıp çizdiklerini ve ürettiklerinin temsil ettiği yeni zamanları kavrayabilmiş olsalardı, dünyadaki değişim bu kadar tembelce yol almazdı” deyip burada duralım…

Ve Kafka’nın, “Babaya Mektup”unu bu gaileyle tartışmaya devam edelim…

Kafka’nın gözünde baba

Dönemin “Baba” kimliğinde ne bulmakta yazar?

Sistemin kendisini, devleti, yoksa Tanrısallığı mı?

Doğanın buyurgan tarafını, insanoğlundaki neşeyi yok eden ceberrutluğu mu?

Yoksa çekirdek ailenin eşine ve çocuklarına karşı “ali kıran baş kesen” jandarmasını mı?

Kafka için sanırım bu saydıklarımızın tümüdür anlatmaya çalıştığı “Baba” figürü.

Yazar mektubunda, insanın gücünün ve güçsüzlüğünün, başkalarına karşı güç kullanımındaki bencilliğinin ve fırsatçılığının, tüm bunların, insanın doğasından kaynaklandığını anlatmaya mı çalışmaktadır okura?

Sanırım…

Tıpkı Kazançakis’in Zorba’sının söylevlerindeki gibi…

Öte yandan Kafka’nın baba’sını küçümsemekle ilgili psikolojisini ortaya koyduğu şu sözleri, belki de pek çoğumuz için genel geçer bir olaydır…

“Olgusal ve sürüp giden şeylere tutunmayı tercih ettim. Senin karşında bir parça da olsa direnebilmek için, kısmen de bir tür intikam olarak, çok geçmeden sende fark ettiğim küçük, gülünç şeyleri gözlemlemeye, biriktirmeye, abartmaya başladım.”

Kafka mektubunu kurgularken, babasının, kapitalist toplumun ataerkil güç ilişkisini kendi varlığında içselleştirdiğini, böylece kapitalizmin çekirdek örgütü aile içerisinde baskın, otoriter bir rolü üstlendiğini öne çıkarır.

Böylece baba-oğul ilişkisinde, güçlü-güçsüz, ezen-ezilen, otorite-itaat, edilgen-pasif roller oluşur.

Özellikle babasının yanında çalışanları ezmesini ve zalimliğini aktardığı bölümde yer alan “baba korkusu”, Kafka’nın dünyasını üçe böler…

“…benim, yani kölenin, yalnızca benim için icat edilmiş ve üstelik bilmediğim bir nedenle asla tümüyle yerine getiremediğim yasaların boyunduruğu altında yaşadığım bölüm, sonra senin, yöneterek, emirler yağdırarak ve bunlara uyulmadığında öfkelenerek yaşadığın ve benimkinden olabildiğine uzak bir ikinci dünya ve nihayet tüm diğer insanların, emirler ve itaatten bağımsız, mutlu yaşadıkları üçüncü bir dünya.” (s:22-23)

“Babaya Mektup”un yazılış gerekçesi…

Kafka’nın kendisini edilgen kılan babasına karşı savunmasında, mektubun geneline yayılmış olan fikir:

“Beni sen böyle eğittin” dir.

Baba-oğul ilişki ve çelişkisinde bir yandan oğlunu seven ama sevgisini de göster(e)meyen, kendi yaşadığı zorlukları yaşamayan ve kendi geçmişini hatırlatıp çocuklarını ezen bir babadır anlatılan. Pek çoğumuzun çocukluğumuzda babamızın bize yaptıklarını, bizim de çocuklarımızın üzerinde bir baskı unsuru olarak denemeye çalıştığımız gibi…

Yaşamda pek çok olay, baba ile oğul arasında birisi için çok, diğeri için hiçbir etki yaratmazken, bazen iki taraf için birbirinin zıttı etkilenmeler de yaratabilir ve tüm bunlar, babanın lehine ancak oğul’un aleyhine sonuçlar doğurabilir.

“…beni kıskıvrak yakalayan şeyin, sana dokunması bile gerekmez ya da tersi; senin için masumiyet olan şey, benim için suç olabilir ya da tersi; sende hiçbir etki yaratmayan şey, benim mezarım olabilir.” (s:55)

Haliyle ezen, itip kakan, çocuklarından kendisi gibi olmasını isteyen, ancak eğer öyle olurlarsa da onları dışlamaya hazır eğitimsiz toksözlü ve sert bir baba figürü bir yanda…

Ezik, korkak, silik, zayıf, ürkek, kararsız, huzursuz bir karakter olarak babası tarafından baskılanan oğul Kafka’nın seçtiği ve fakat babası tarafından onay görmeyen yaşamı diğer yanda…

Ezen bir babadan yazarın duyduğu korkuyla karışık soğukluk…

Kız kardeşi Ellie’nin evlenerek babasının otoritesinden kurtulduğunu düşünen Kafka, baba korkusundan kaçış için, iki aşksız ve heyecansız, salt bir mantık evliliği girişiminde bulunuşu.

Hayatı boyunca kararlarını hiçe sayarak kendisini ezip geçen ve kişiliğini de silikleştiren babasının, ikinci kez evliliğine itirazına tepki gösterip evlenmek isteyişi.

Böylece evlenmekle, babasının kararını dinlemeyerek, ona denk olacağını, onun otoritesine ve özgürlüğüne sahip olabileceğini düşünen bir Kafka…

Kafka yaşamının en önemli kesitindeki olayları, adeta bir neden-sonuç ilişkisi çerçevesinde araştırır.

“Gerçekte evlilik girişimleri, senden kaçmak için en görkemli ve umut verici çabaya dönüştü, ne ki ardından gelen başarısızlık da aynı ölçüde görkemli oldu.” (s:53)

Mektubundan da anlaşılacağı gibi, bu deneyimleri evlenmenin, yazar için kendisine göre olmadığını keşfetmesinden başka bir işe yaramaz.

Ancak babasına ithaf ederek yazdığı mektubunu, bugün bile birçok bakımdan güncelliğini koruyacak ve de en önemli yapıtlarından birisi sayılacak bir esere dönüştürür.

BİR MEKTUP’TU, SONUNDA BİR EDEBİ ESER OLDU…

Elbette babası olmasaydı Kafka olmaz, babası anlatıdaki gibi davranmış olmasaydı Kafka da “Babaya Mektup” eserini kaleme alamazdı.

İlginç olan şey, Kafka’nın babasının okumadığı bu mektubun, yüz binlerce insan tarafından büyük bir dikkat ve beğeniyle okunmuş olduğudur. Böylece mektup, bir kez yayınlandıktan sonra artık salt bir mektup olmaktan çıkıp bir ebedi eser halini alır. Hem Franz Kafka’nın iç dünyasını yansıtan bir yapıt, hem de yazarın dönemin aile yaşamına birinci elden biyografik tanıklığı olur.

Ancak burada sıraya koyacak olursak, eserin ortaya çıkışında en önde dönemin yaşam tarzları, sonra Kafka ve en sonunda esere isim olan, yazarın babası vardır.

Babasının hiçbir zaman eline geçmeyen bu mektubu, yazılışından 30 yıl sonra, 1950’lerin başında, yazarın arkadaşı Max Brod yayınlar. Ve “Babaya Mektup” da bu şekilde Kafka’nın en önemli eserleri arasındaki yerini alır.

Öte yandan Kafka’nın tüm bunları yazıya dökmesiyle yaşama dair verdiği şifreler, yıllar sonra hiç tanışmadığı ve asla yaşarken göremeyeceği okurları için de sanırım bir kültür hazinesi olur.

Babasının yarattığı hayal kırıklıkları…

Korktuğu karşısında çaresiz kalan insan giderek nasıl edilgenleşir?

İşte bunu Kafka’nın mektubunda, küçüklüğünden başlayarak babasına karşı korkularını anlattığı cümlelerinde, onun otoritesine karşı çaresizliğinin satır aralarında yakalarız…

Böylece yazar, yaşamına nakşolunan edilgenleşmenin hikayesini de anlatmış olur.

“…senin birini yakalamak üzere bağırarak masanın çevresinde koşuşturman, yakalamayı besbelli hiç istemediğin halde, istermiş gibi davranman ve annemin sonunda o kişiyi sözüm ona kurtarması da bana korkunç gelirdi. Bir kez daha hayatını senin lütfun sayesinde kurtardığını sanırdı çocuk ve bu hayatı senin hak edilmemiş bir armağanın olarak sürdürürdü.” (Sf.26)

Babasının otoritesinden kaçarsa yenilgiyi kabul edeceği, eğer kaçmazsa da otorite karşısında edilgen kalacağını düşünen yazar bu iki açmaz arasında bocalar durur. Nitekim “Dönüşüm” adlı eserinde, kendisini dev bir hamam böcüsüne dönüştürdüğü hayali karakteri “Gregor Samsa”nın düştüğü bir açmazdır bu:

“…birinin tutuklu olması ve belki de başarabileceği bir firar niyetiyle yetinmeyip, yanı sıra, hem de üstelik hapishaneyi bir zevk sarayına dönüştürme niyetini andırıyor. Kaçarsa, hapishaneyi dönüştüremez, eğer dönüştürürse kaçamaz.” (Sf. 61)

Aslında yazarın “Babaya Mektup”ta seslendiği kendi babası değil sadece.

Yazısını okutmak, sesini duyurmak istediği biz okurlarız.

Yaşamın içinden insanın kendi iç dünyasına ulaşmak isteyen yazar, o iç dünyasını afişe etmek, dışa çıkarmak, yani “okur da bilsin” istemektedir…

“Babaya Mektup” ışığında Kıbrıslıtürkler…

Günümüz Kıbrıslıtürkleri için ne ifade ediyor Babaya Mektup”?

Her geçen gün giderek küçüldüğünü düşünen, zaman geçtikçe kendi kaderini tayin etmekten daha da uzaklaşmakta olduğunun farkındalığı, yarattığı çarpık çurpuk, toz-toprak içindeki kentleşmelerin utancı ve kendi ayakları üzerinde duran bir yaşamı inşa etmekteki acizliği, “kurtarıcı bir baba”dan azar işitme korkusuyla…

Değil halk, cemaat hatta topluluk dahi olmaktan uzaklaştığını duyumsamanın verdiği açmazla…

Kıbrıslıtürklerin edilgenleşme hikayesi, mektubun pek çok sayfasında sanki de gelip-gelip öylesine karşımıza diliyor…

Ya da bana öyle geldi.

Veyahut da ben o kadar önyargıyla hareket etiğim ve kötümser düşüncelerle sarmallandığım için böyle bir sonuca vardım.

İyisi mi, siz okuyun Kafkayı. Zaten elli–altmış sayfalık bir kitap. Yarım güne kalmaz bitirirsiniz.

Hem bakalım benim sonuç yerine yazdığım bu birkaç satır da sizin düşüncelerinizde nüksedecek midir?

Kaynak: Bu yazı 1 Haziran, Pazar günü Havadis’in Poli ekinde yayınlandı

Yorumunuzu ekleyin

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.