15 Temmuz: Cemaat’in son ve en büyük kötülüğü – Fatih Yaşlı

410

fatih yaşlı(Birgün) Bu köşede 13 Mart 2016 tarihinde yayınlanan “Zor ve sancılı bir döneme girerken” adlı yazı, “Yeni Türkiye’nin bütün fay hatlarının harekete geçtiği, birden fazla noktada ciddi bir enerji yoğunlaşmasının yaşandığı ve kırılmalara hazır olmak gerektiği kesin” cümlesiyle başlıyor ve ilerleyen satırlarda şöyle deniliyordu:

“Cemaat operasyonu yapılmayan tek kurum olan orduya da artık sıranın geldiği, bu seneki YAŞ’ta ciddi bir Cemaatçi temizliği yapılacağı, Cemaatin ise bu tasfiyelere karşı bir takım önleyici hamleler planladığı iddiaları ayyuka çıkmış durumda. Yandaş medyada ise ardı ardına “Cemaat darbeye hazırlanıyor” minvalinde yazılar yazılıyor ve “bahar savaşı”nın bu darbenin gerekçesi yapılacağı iddia ediliyor.”

Yani “15 Temmuz darbe girişimi” beklenmeyen, bilinmeyen, tahmin edilmeyen bir hadise değildi; sadece “sahiden böyle bir çılgınlığa girişirler mi” şeklindeki bir şerh düşülerek ve çoğunlukla “yapmazlar herhalde” denilerek kulislerde ve siyasi çevrelerde konuşuluyordu. Cemaat, çok büyük bir olasılıkla, yaklaşan Yüksek Askeri Şura’yı ve gelmekte olan tasfiyeleri kendisine yönelik nihai bir darbe olarak görmüş olacak ki “yapmazlar herhalde” denileni yaptı ve “intihar saldırısı”nı andırır bir girişimde bulundu.

Darbe girişiminde Cemaatçi subaylar yalnız mıydı peki? Hayır, sanmıyorum; fikir ve ana gövde Cemaat’e ait olmakla birlikte, muhtemelen başka cunta ekipleri de Cemaat projesine dâhil oldu ve bir tür “darbe koalisyonu” kuruldu. Hazırlanan bildirideki vurgular da, “Yurtta Sulh Konseyi” adı da buna işaret ediyordu. Ancak darbe emir-komuta zinciri dışında yapılmıştı ve üstelik iyi de hazırlanılmadığı, acemice davranıldığı görülebiliyordu. Yeterli sayıda asker kışlasından çıkarılamadı, stratejik kurumlar ele geçirilemedi, sokak hâkimiyeti sağlanamadı. Ayrıca bir klik darbesi olması nedeniyle, sokağa çıkan erlerin olan bitenden haberi yoktu ve tam da bu nedenle karşılarında sivilleri gördüklerinde neye uğradıklarını şaşırarak ellerindeki silahları kullanmaksızın kolayca teslim oldular.

Hal böyle olunca, özellikle muhalif kesimlerin dünyaya ve Türkiye’ye komplo teorileri aracılığıyla bakan kesimleri arasında olan bitenin iktidar tarafından tertiplenmiş bir tiyatro, bir mizansen olduğu yönünde güçlü bir kanaat şekillendi. Yenilgi hissi ve bundan sonra iktidarın çok daha güçlü bir şekilde muhalefeti bastıracağı fikri, “olan biten madem iktidarın işine yaradı, o halde tertibi de onlar yapmışlardır” gibi gerçekliği inkâr eden bir tutuma dönüştü.

Oysa az önce söylemiş olduğum gibi, ortada çok açık bir “Cemaat darbesi” vardı. Daha önce iktidar partisiyle gayriresmi koalisyon ortağıyken orduyu hallaç pamuğu gibi atan, ordu hiyerarşisini ve geleneklerini yok eden, bunu yaparken de sahte delillere ve uyduruk iddianamelerle hukukun son kırıntılarını da ortadan kaldıran Cemaat, ortaklık bozulup devlet aygıtından tasfiye edilme sürecinde, nihai aşamaya, yani ordudan tasfiye edilmeye sıra geldiğinde, can havliyle bir darbe girişiminde bulundu.

Bu ise Cemaatin, giderayak Türkiye’ye son ve en büyük kötülüğünü yapması anlamına geldi; çünkü darbe girişimi, bu yazı yazılırken gelen haberlere bakarak söyleyecek olursak, parti-devleti inşasının eksik parçalarının tamamlanması ve devlet aygıtının kontrol altına alınması için iktidara muazzam bir fırsat sundu ve iktidar da bunu değerlendirerek kendi planını hızlı bir şekilde yürürlüğe koyarak operasyona girişti.

Dahası, ortaya “darbeye direnen rejim, darbeye direnen lider” imajının ortaya çıkmasını sağladı ki, bunun hem uzunca bir süredir yitirilen uluslararası meşruiyete hizmet edeceğini hem de başkanlık planlarını kolaylaştıracağını söylememiz mümkün görünüyor. “Başkomutanlık” unvanının pekiştirilmesinin başkanlığa giden yolu açtığı gibi bir değerlendirmede bulunabiliriz dolayısıyla.

Aynı şekilde, milyonlar halinde olmasa da, rejimin bir beka tehdidiyle karşılaştığında sokağa çıkarabileceği ve kendisini “lider”le özdeşleştiren bir tabanının olduğu, bu tabanın da gerekirse toplumsal muhalefeti bastırmak için güvenilir bir güç olarak kullanılabileceği teyit edildi. Dolayısıyla bombalı saldırılar ve devlet şiddeti nedeniyle sokağa uzak duran halkın, bu mesafeyi koruması için bir neden daha çıkmış oldu ortaya.

Açık bir şekilde görülebildiği üzere, uzunca bir süredir içinden geçmekte olduğumuz alacakaranlık kuşağının birkaç ton daha koyu bir aşamasına geçmiş bulunuyoruz ve bunun toplumdaki yaygın karamsarlık, yılgınlık ve mağlubiyet hissini derinleştirdiğini biliyoruz. Gerçeklerden kopmayacak kadar karamsar olmakta bir sakınca yok, ama “iradenin iyimserliği”ne sığınmaktan başka çaremiz de yok.